3 Şubat 2015 Salı

“Medresetü’z-zehra” için ayrılan ödenek ne oldu?

Bediüzzaman Said Nursi, Sultan Abdülhamid zamanında Kürdistan denilen bölge için, daha sonraları ise Pakistan’a kadar olan ülkeleri de kapsayacak şekilde daha geniş bir coğrafyaya hitap edecek şekilde, “Medresetü’z-zehra” adını verdiği bir üniversitenin kurulması yönünde büyük gayret sarf etmiş; bu meseleyi adeta hayatının en büyük gayelerinden biri olarak görmüştür.

Bakınız: Blog arşivinde, 17 Ekim 2014 tarihli, “Medresetü’z-zehra Eğitim Modeli” başlıklı makaleler:

https://rkalyoncu.blogspot.com.tr/2014/10/medresetuz-zehra-egitim-modeli.html


Bu konuda Emirdağ Lȃhikası adlı eserinde Heyet-i Vekileye ve Tevfik İleri’ye arz ediyoruz ki”  başlıklı mektupta şöyle bir ibare yer almaktadır:

“...İttihatçılar zamanında Sultan Reşad’ın Rumeli’ye seyahati münasebetiyle Kosova’ya gittim. O vakit Kosova’da büyük bir İslâmî darülfünun tesisine teşebbüs edilmişti. Ben orada hem İttihatçılara, hem Sultan Reşad’a dedim ki: ‘Şark böyle bir darülfünuna daha ziyade muhtaç ve âlem-i İslâmın merkezi hükmündedir.’
O vakit bana vaad ettiler. Sonra Balkan harbi çıktı. O medrese yeri istilâ edildi. Ben de dedim ki: ‘Öyleyse o 20 bin altın lirayı Şark Darülfünununa veriniz.’ Kabul ettiler.
Ben de Van’a gittim. Ve bin lira ile Van gölü kenarında Artemit’te*  temelini attıktan sonra Harb-i Umumî çıktı. Tekrar geri kaldı.”
* Edremit

Risalelerde muhtelif yerlerde bahsi geçen, Sultan Reşad zamanında tahsis edilen ödeneğin miktarı bazı yerlerde 19 bin lira, bazı yerlerde ise 20 bin lira olduğu ifade edilmektedir. Ancak, 17 Şubat 1923’de TBMM Başkanlığına aynı maksatla sunulan kanun teklifinde, bu ödenek miktarının 17 bin altın lira olduğu, teklif metninin başındaki şu ibareden anlaşılmaktadır:Harb-i Umumiden evvel Kosova medresesine tahsis olunan yirmi bin altun liradan on yedi bin altun Van’da yapılacak Medresetü’z-zehra ismiyle müsemma bir daru’l-ulum-ı İslamiyeye tahsis edilmişdi...” *

Bu bilgilerden anlaşılan; Sultan Reşad zamanında, Kosova’da inşası öngörülen Darülfünunun toplam ödeneğinin 20 bin altın lira olduğu, bunun 17 bin lirasının Van’da inşa edilecek medrese için tahsis edildiği ve bunun bin lirası ile de söz konusu medresenin temelinin atılmış olduğudur.
Netice itibariyle, resmî belge niteliğinde olan TBMM Kanun teklifinde belirtilen 17 bin rakamının esas alınması gerekir.
Peki, Birinci Dünya Savaşı nedeniyle yarım kalan inşaattan geri kalan 16 bin altın lira ne olmuştur?
İşte bu sorunun cevabını (!) Kadir Mısıroğlu vermektedir*.

*http://kadirmisiroglu.com/bir-mazlum-padisah-sultan-ii-abdulhamid-2.html 
(Uzunca bir yazı, söz konusu ifadeler; "Dipnotlar" bölümünde 7 nolu dipnot içinde geçmektedir.)

Şöyle ki:  
Adı geçen şahıs, web sitesinde yer alan “Bir mazlum Padişah: Sultan II. Abdülhamid” başlıklı makalesinin 7.dip notunda; “... Daha sonra Sultan Reşad’la görüşen Said-i Nursî, O’ndan Van’da tesis etmek istediği medrese için yardım almış ve hayatının sonuna kadar bu para ile yaşamıştır. Vefâtında, bu altınlardan arta kalanlar, benim Eskişehir Askerî Cezâevi’nden hapishâne arkadaşım olan Hüsrev Altınbaşak’ta kalmış. O da bunları bozdurarak bugünkü Hayrat Vakfı nı kurmuştur. şeklinde kendince bir açıklamada bulunmaktadır.

Şimdi bu açıklamada yer alan bilgileri biraz irdeleyelim.
Söz konusu açıklamada her ne kadar miktar belirtilmemiş olsa da, yukarıdaki bilgiler çerçevesinde bu rakamın 16 bin altın lira olduğu kabul edilebilir.

16 bin altın lira demek; beheri (kulpsuz) 7.15 gramdan tam tamına 114.4 kilo altın demektir..

Ee, bu ağırlıkta bir yük, bir kişinin cebine cüzdanına sığmayacağına göre, herhalde yanında en az iki kuvvetli hamal veya altında zırhlı bir otomobil olmalı. Zırhlı olmalı, çünkü dile kolay, 16 bin altın lira; beheri bin küsür TL’den bugünkü parayla 16 milyon (eski parayla 16 trilyon) üzerinde bir meblağı, herhalde çok iyi korumak gerekir.

Bunlar olmaz ise, kişinin bankalarda altın hesabı olmalı ki, altınlar orada muhafaza edilmeli ve istediği zaman çekip harcamalı, değil mi?

Peki, bu para ne zaman verilmiş olabilir, Sultan Reşad zamanı, Balkan Savaşı sonrası yani 1912 yılını takiben.. (Sultan’ın Kosova seyahati; Haziran 1911)

Said Nursi’nin bu tarihten sonraki hayatına kısaca baktığımızda, 1916 yılında Bitlis savunmasında Ruslara esir düşmesi ile Kafkaslar üzerinden Moskova’nın kuzeyinde bulunan Kostroma şehrine sürgün edilmesi, oradan 1918 yılında Avusturya üzerinden İstanbul’a gelmesi.. Oradan Ankara-İstanbul-Van.. 

1926 yılında Van’dan Trabzon-İstanbul üzerinden Barla’ya sürgün edilmesi. Derken, İsparta, Kastamonu, Afyon, Denizli, Emirdağ, Eskişehir, İstanbul, İsparta gibi çeşitli illerde sürgün- mahkeme ve cezaevi yılları. Oradan Ankara-Konya üzerinden Urfa’ya gitmesi ve vefatı..

Özetle, 1912 yılından 1960 yılına kadar yarım asra yakın sürede, onca altını, onca menzillerde uhdesinde bulundurması.. Akla ziyan bir senaryo..

Savaş, esaret ve sürgün şartları içinde, değil o kadar parayı, o miktarın yüzde birini bile yanında gizleyip, taşıma imkȃnı olmayacağı açık..

Diğer taraftan, devlet ödeneklerinin insanlara öyle ulufe dağıtır gibi elden verilmeyeceği, mali teşkilat yoluyla yatırım yerine (Van Valiliğine) gönderileceği tartışmasızdır.
Nitekim 27 Şubat 1911 yılında yürürlüğe giren Usul-i Muhasebe-i Umumiye Kanunu ile devlet bütçesi gelir ve giderlerini düzenleyen esaslar yeniden düzenlenmişti.

Netice itibariyle bu ödenekten 1 liranın dahi Said Nursi’nin şahsına verilmiş olması söz konusu değildir. Bunun aksini iddia etmek, sadece basit bir bilgisizlik değil, ȃmiyane tabiri ile işkembe-i kübrȃdan atmak olur.

Pekȃla, mantıken ve teknik olarak mümkün olamayacağı bariz olan böyle bir hikȃyeyi, adı geçen zat-ı muhterem neden ve ne için uydurmuş olabilir? 
Diğer yandan, Hayrat Vakfı'nın yetkilileri bu iddiaya ne demişlerdir? 
Doğrusu, bunların cevabı bizce nȃmalum.. Gerçi, zat-ı muhterem bu hikayeyi kendisine Hayrat Vakfının kurucusu ve S. Nursi'nin talebesi Hüsrev Efendi'nin Eskişehir cezaevinde anlattığını beyan ediyor ama.. Hüsrev Efendi böyle temelsiz bir hikayeyi neden anlatmış olsun..

Sanırım bu tür ütopik hikȃyeleri akıl süzgecinden geçirmediğimiz sürece, daha çook dinlemeye devam ederiz..
Ayette, "akletmez misiniz?" boşuna demiyor..
*************
ÖNEMLİ NOT
Bu yazıdan sonra, Prof. Ahmet AKGÜNDÜZ, tarafından neşredilen; "ARŞİV BELGELERİ IŞIĞINDA BEDÎÜZZAMAN SAİD NURSÎ VE İLMÎ ŞAHSİYETİ" isimli eserden, Medrsetüzzehra için ayrılan tahsisatın; öyle ifade edildiği gibi altın lira olmayıp, aynı değeri taşıyan Osmanlı Bankonot'u olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. 

"Haa işte! Kağıt bankonotsa o zaman kolay taşınır." gibi akla gelmesin; Osmanlı Bankonotlarının Cumhuriyetle birlikte battal duruma düştüğünü herhalde söylemeye gerek yoktur.
Kaldı ki, o tahsisat ister altın lira olsun, isterse kağıt bankonot; devlet bütçesi içinde doğrudan ilgili vilayete ayrılan ödenekten ibaret olup, hiçbir şekilde şahıslara elden para verilmesi söz konusu değildir..

Hiç yorum yok: