6 Temmuz 2018 Cuma

RİSALE-İ NURLARI ÇARPITMA ÖRNEĞİ

24 Haziran seçimleri arefesinde, Nur camiasına mensup grupların kamuoyuna yansıyan farklı siyasî tercih kararlarına dair düşüncelerimizi ihtiva eden bir yazı kaleme almış ve umuma açık elektronik posta adresi bulunan camia mensubu bazı kişilerle paylaşmıştık..

Maksadımız, iman hakikatleri hususunda güzel hizmetleri olan ve Risaleleri okuyan müminlerin farklı siyasî tercihler sebebiyle birbirlerine muarız tavır takınmalarının sakıncalarına dikkat çekmekti..

Geri dönüş yapanların, biri dışında, tamamı düşüncelerimizi paylaştıklarını ve memnuniyetlerini beyan ettiler. 

İstisna teşkil eden kişi, düşüncelerimize katılmadığını ifade ederek; Tarafsızlığın tarafı muhalifi iltizam olduğunu kabul edenlerdeniz.” diyordu.. 

Anlaşılan, bu muhterem, yazıyı okuyup anlamadan, bizim objektif değerlendirmemizi kendi hizbine muhalif olduğumuz şeklinde algılamıştı.. 
Üstelik Risalelerde geçen bir cümleyi mesnet göstererek.. 

Oysa, Risalelerde geçen; bîtarafâne muhakeme şıkk-ı muhalifi esas tutmaktıryani “tarafsızca değerlendirme, muhalif tarafta yer almaktır” manasına gelen o ibare, siyasî veya dünyevî meseleler için değil; Kur’anla beşerî kelâmların mukayesesi bağlamında söylenmiştir. 

Evet, Risaledeki o ibare; Mektubat adlı eserde, 26. Mektupta “Hüccetü'l-Kur'ân ale'ş-Şeytan ve Hizbihî” başlığı altında;
Birinci Mebhas, bîtarafâne muhakeme içinde Şeytanın müthiş bir desisesini, kat'î bir surette reddeden bir vakıadır.
Dedim: Ey Şeytan! Bîtarafâne muhakeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Halbuki hem senin, hem insandaki senin şakirtlerin, dediğiniz bîtarafâne muhakeme ise, taraf-ı muhalifi iltizamdır. Bîtaraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur'ân'a kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhakeme etmek, şıkk-ı muhalifi esas tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bîtarafâne değildir. Belki bâtıla tarafgirliktir” şeklinde, Şeytanın Kur’anla ilgili bir desisesini reddir.

Bediüzzaman'ın bu sözleri hangi bağlamda söylediği gayet açıktır.. O tarz muhakemenin bîtaraflık olmadığını göstermektedir. Umumî bir hüküm değildir.  

Peki, Müellif-i Muhterem acaba siyasî mevzular için talebelerine nasıl bir tavsiyede ve uyarıda bulunmuştur. 

İşte cevap: Şualar adlı eserinde, talebelerini, siyaset işlerine bulaşmamaları ve tamamiyle tarafsız kalmaları hususunda uyarmaktadır. Üstelik aynı kelimeyi (bîtarafâne) kullanarak..
Şöyle: “Beşinci esas: Risale-i Nur şakirtlerinin, mümkün olduğu kadar siyasete ve idare işine ve hükümetin icraatına karışmamak bir düstur-u esasîleridir. Çünkü hâlisâne hizmet-i Kur'âniye, onlara herşeye bedel, kâfi geliyor
Hem şimdi hükmeden öyle kuvvetli cereyanlar içinde siyasete girenlerden hiçbir kimse, istiklâliyetini ve ihlâsını muhafaza edemez. Herhalde bir cereyan onun hareketini kendi hesabına alacak, dünyevî maksadına âlet edecek, o hizmetin kudsiyetini bozacak. Hem maddî mübarezede şu asrın bir düsturu olan eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdat ile, birinin hatâsıyla onun mâsum çok taraftarlarını ezmek lâzım gelecek. Yoksa, mağlûp düşecek. Hem dünya için dinini bırakan veya âlet edenlerin nazarlarında Kur'ân'ın hiçbir şeye âlet olmayan kudsî hakikatleri, bir propaganda-i siyasette âlet olmuş tevehhüm edilecek. Hem milletin her tabakası, muvafıkı ve muhalifi, memuru ve âmisinin o hakikatlerde hisseleri var ve onlara muhtaçtırlar. Risale-i Nur şakirtleri, tam bîtarafane kalmak için siyaseti ve maddî mübarezeyi tam bırakmak ve hiç karışmamak lâzım gelmiş.

Evet, Bediüzzaman net bir şekilde, talebelerini siyasî (mübareze) tartışmalardan uzak durmaları ve tam (bîtarafane) tarafsız olmaları hususunda uyarmaktadır. 

Bu kadarla da değil. Eserler tetkik edilirse, tarafsız kalmanın yasaklanması şöyle dursun, yerine göre, bizzat müellif tarafından uygulandığı ve tavsiye edildiği görülür. 

Meselâ; şu ibareler Külliyatta geçmektedir:
- “...Şehzadebaşında şemâtetle konferans verildiği gece, kemâl-i mehabetle sahneye çıkıp irad ettiği nutk-u beliğ-i bîtarafane, Said'in ihata-i ilmiyesi kadar hamaset ve fedakârlıkta da ileri olduğunu teyid eder.”

-  “...Ey gazeteciler! Edipler edepli olmalı; hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddib olmalı. Ve onların sözleri, kalb-i umumî-i müşterek-i milletten bîtarafane çıkmalı.”

-  “...Evet, hâkim ve mahkeme tarafgirlik şâibesinden müberrâ ve gayet bîtarafane bakması birinci şart-ı adalet olduğuna dair binler vukuat-ı tarihiyeden, Hazret-i Ali radıyallahu anhın hilâfeti zamanında bir Yahudi ile mahkemede beraber oturmaları ve çok padişahların, âdi adamlar ile mahkeme-i adalette görülmesi gibi çok hadisat-ı tarihiye varken..."

- “... risaleler, hükûmetin kanunlarına mugayir olmadığı ve âsâyişi ihlâl ve halkı idlâl mahiyetinde bulunmadığını ve bilakis hükûmetçe takdirlerle karşılanması lâzım geleceğini, zerre miktar aklı bulunan risaleleri bîtarafane tetkik eden, tasdik eder.”

NETİCE:
Bu tür çarpıtmalar, kasıtlı olmasa da, eserlere vakıf olunmadığını ve şahsî düşüncelere alet edildiğini göstermektedir. 
Özellikle de siyasî meselelere dair bahisler yüzeysel bir bakış açısı ile ele alınmakta; ittifaka vesile olması gereken metinler, ihtilaf ve ayrışma sebebi olmaktadır.
Bu noktada gözardı edilmemesi gereken husus; belirli prensipler dahilinde siyasî tercihte bulunmak ve bir partiye oy vermek başka bir şey, siyasî tartışmaların içinde yer almak ve tarafı olmak başka bir şeydir.

21 Haziran 2018 Perşembe

NURCULARIN KAMUOYUNA YANSIYAN SİYASÎ TAVIRLARI ÜZERİNE..

Kendisini, Bediüzzaman Said Nursî’nin talebesi addeden ve de o zatın “Sakın, sakın, dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın” talimatına saygı duyan bir kişi, farklı tercihte bulunan kardeşlerini yermemek kaydıyla, seçimlerde demokratik hakkını vicdanî kanaati doğrultusunda istediği şekilde kullanabilir..

Aynı eserleri okuyan dostlarımızın, hemen her seçimde, istişare adı altında birbirlerine zıt kararlar aldıkları ve kendileri gibi düşünmeyenleri yanlışa düşmekle itham ettikleri gözlenmektedir.

Soru: Dinî cemaatler seçimlerde, istişare adı altında müntesiplerini bağlayıcı kararlar almalı mı?
Cevap: Asıl olan “akla kapı açıp, iradeyi elden almamak” prensibine sadık kalmaktır.

Bu bağlamda cemaatlerin müntesiplerini aydınlatıcı prensipleri ortaya koyması, memleket meseleleri hakkında düşüncelerini beyan etmesi, meselâ; din adına siyaset yapmanın zararlarından bahseden veya Mecelle’nin Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur hükmünü nazara vermesi normaldir.
Bunun ötesinde, özünde tüm milletin umumî istişaresi manasında olan seçimler için ayrıca istişare kararları almak abesle iştigaldir; bireylerin özgür iradeleriyle yapacakları tercih haklarına müdahale etmektir; demokrasiye inanmamaktır.

Meselâ?
Meselâ; aşağıdaki gibi, “Risale-i Nur Meşveret Cemaatinin 24 Haziran seçim açıklaması” son derece sakıncalıdır.
Bakınız:http://www.risalehaber.com/risale-i-nur-mesveret-cemaatinin-24-haziran-secim-aciklamasi-327251h.htm

Söz konusu açıklamanın adına yapıldığı beyan edilen mübarek bir zatın “kanaatımca siyaset ve vatan hizmetinde manen vazifeli Reis-i Cumhurumuz R.T.E.” şeklindeki ifadesinde RTE’na olağan dışı manevi bir makam verilmektedir. Bunun tam tersi yazıları Yeni Asya’da görüyoruz. Orada da aynı zatın icraatlarına Deccal’in dördüncü rüknü babında anlam yüklenmektedir.
Oysa kastedilen zat-ı muhterem ne Mehdi’dir ne de Deccal.. Sıradan bir şahsiyettir. Siyasetçidir. Yaptığı doğruların yanında elbette yanlışları da vardır..  Bu şahsa, Risalelere istinaden, bunun ötesinde menfi veya müspet manada bir fonksiyon yüklemek bu eserleri sulandırmaktır.

Ayrıca, bu tür siyasi açıklamalar, kamuoyunda Nurcuların aleyhinde kanaat oluşmasına sebep olmakta, Nurcular siyasetle iştigal etmezler tezini çürütmektedir.
Meselâ, aşağıdaki habere yapılan iğrenç yorumlar, bu tür açıklamaların Nurculara ve Nurculuğa ne derece zarar verdiğini göstermektedir: 

Soru: Mevcut CB adaylarının değerlendirilmesi nasıl olmalı?
Cevap: 24 Haziran seçimlerinde aday olan altı kişiden, dördünün birinci turda seçilme şansı olmadığı gibi, ikinci tura kalma ihtimalleri de sıfırdır. Geriye, üzerinde tartışmaya değer iki aday kalmaktadır.
Bazı dostlarımız, M.Akşener Hanımefendi’ye neden şans tanımadığımızı sorgulayabilirler.
Evet, siyaset biraz da matematik işidir. Temennilerle bir yere varılamayacağı açıktır. Bu cesur hatun, belki bazı büyük şehirlerde, MHP küskünlerinden alacağı bir miktar oyla, birkaç vekil çıkararak Meclise girme şansı elde edebilir. Hepsi o kadar..

Zaten, CHP ile yapılan ittifak sayesinde baraj sorununu halletmiş oldu. Yoksa tek başına seçime girse idi, % 10 barajını zor aşardı. Ayrıca, izlediğim kadarıyla ülkeyi yönetecek birikime ve vizyona sahip olmadığı kanaatindeyim. Her ne ise..

Bu noktada, DP’ye gelince; Bu partinin tabelası dışında, bildiğimiz Demokrat Parti ile bir ilgisi bulunmamakta ve bu hali ile DP misyonunu temsil etmesi mümkün görülmemektedir.

En son yapılan seçimde binde bir civarında oy alan bu parti, 24 Haziran seçimlerine parti olarak girme cesareti gösterememiş ve birkaç adayla Akşener’in partisinde yer almıştır ki, normal şartlarda seçilme şansları bulunmamaktadır.
Gazetede bir muhterem yazar, bu partinin (muhtemelen ANAP-DYP kayıtlarından kalan) 6-7 yüz binlik kağıt üzerindeki üye sayısını öne sürerek Türkiye’nin dördüncü büyük partisi olduğunu beyan etmişti. Her halde okurlarından siyaseti az çok takip edenler, bizim gibi tebessüm etmişlerdir..

Soru: İkinci Turda Nurcular kime neden oy vermeli?
Cevap: Muhtemelen ikinci tura kalacak olan seçim, Erdoğan ile İnce arasında cereyan edecektir. Neticede, bu iki adaydan birinin tercihi söz konusudur.

Bu adaylar hakkında kişisel değerlendirmelerim:
(İnsanların niyetlerini, iç durumlarını Allah’tan başkası bilemez. Bizler, kişilerin sadece dışa yansıyan hal ve hareketlerinden, sözlerinden, uygulamalarından bir kanaat sahibi olabiliriz. Bu kanaatlerimizde her zaman yanılma payı bulunur)

Erdoğan’ın eksileri ve ülke başında bulunmasının riskleri:
-          Erdoğan’ın kişiliği, Enver Paşa çağrışımı yapmaktadır.
Şöyle ki; İmanlı, vatanperver, cesur, gözü pek, atılgan, çalışkan.. Amma ve lâkin son derece maceraperest bir kişilik..
Bu yapıda bir devlet adamının ne zaman ne yapacağı belli olmaz. Türkiye gibi, ateş çemberinin içinde bulunan bir ülke için bu risk göze alınamayacak kadar tehlike taşımaktadır. Bunun en bariz örneği, Suriye sınırında Rus uçağı düşürüldüğünde görüldü. Allah’tan, Rusya’nın başında Putin gibi vasıflı bir devlet adamı vardı.. Yoksa, sonu nereye varacağı belli olmayan bir yıkımla karşılaşmamız işten bile değildi.
-          Dini siyasette kullanması; Erdoğan ve partisi, dinî değerleri siyaset ve gündelik politika uğruna bozuk para gibi harcamaktan imtina etmemektedir.
Evet, zamanımızda din siyasette en geçerli meta haline gelmiş; öyle ki, bu zatın daha önceleri sürekli laiklik vurgusu yapan rakipleri de başörtülü yakınlarını miting kürsülerinden teşhir etme ihtiyacı duyar olmuşlardır. Dinin bu şekilde siyasete alet edilmesi, tek kelime ile cinayettir..
-          Devr-i iktidarlarında, saye-i şahanelerinde; “Müslüman yalan söylemez, rüşvet yemez-hırsızlık yapmaz, israf etmez” algısı yerle bir olmuş; kamuda, israf, şatafat, rüşvet ve yolsuzluklar başını alıp gitmiştir. Öyle ki, erkan-ı hükümetin rüşvet serüvenleri yabancı mahkemelerin gündemine girmiş; Acemoğlanı’nın öyle ifade edildiği gibi “hayırsever işadamı olmadığı” görülmüştür..
-          Kamu harcamalarında mali disiplin yerine, emirle faizin ve enflasyonun düşürülebileceği gibi iktisat ilmine ters bir anlayış hakim olmuştur.
-          Kamu imkânları ile veya mütahitlerden zorunlu alınan meblağlar ile yaptırılan görkemli camiler ve küçük beldelere kadar yaygınlaştırılan İmam Hatip okulları, toplumu daha dindar yapmaya yetmemiş; tam tersi sonuçlar doğurmuştur. İşin acı tarafı, iktidar bu sosyal dejenerasyonun farkında değildir.
-          Önemli bir İslâmi prensip olan işin ehline verilmesi, yani liyâkatın esas alınması hususu ihmal edilmiş, “ne istediler de vermedik” anlayışı hakim olmuştur. Gerçi, denize düşen yılana sarılır misali, askeri vesayete karşı malum cemaatle belki kerhen bir işbirliği yapılmıştır. Amma, o Cemaate sınırsız imkânlar sağlanmış, adeta devlet teslim edilmiş, Ergenekon meselesinde olduğu gibi, kumpaslarına ses çıkarılmamıştır.
-          15 Temmuz sonrası, suçlu ile suçsuz ayırımı yapılamamış, adalet terazisi bozulmuştur. FETÖ ile yakın ilişkili kendi yakınları ve parti mensupları korunurken, sade vatandaşlar en ağır şekilde mağdur edilmiştir.
-          Medya, ancak despot idarelerde görülebilecek bir şekilde iktidarın borazanı haline getirilmiştir. Modern dünyada ve hatta sıradan demokrasilerde bile kabul edilemez bir manzara söz konusudur.
-          Yalan ve aldatıcı beyanlar, meşru bir propaganda aracı gibi kullanılmaktadır. Meselâ, İMF’ye olan yirmi küsur milyarlık borcun ödenmesinden övünçle bahsedilirken, ülkenin toplam dış borcunun birkaç kat arttığı gizlenmektedir. Tıpkı, ihracat artışı söylenirken, ithalatın daha çok arttığı gizlendiği gibi.
-          Seksen yılda yapılamayan işlerin yapıldığı söylenirken, sanki babalarının paraları ile yapmışlar gibi övünülmekte; fakat, bunları kendilerinden öncekilerin yapmış olduğu devasa kurumları satarak ve dış borcu artırarak yaptıkları göz ardı edilmektedir..
-          Yapmakla övündükleri pek çok işin kendilerinden öncekilerin başlattığı çalışmalar olduğu inkar edilmektedir.

-          Dış politikada diplomasinin yerini bir nevi kabadayılık almış, devlet geleneği diye bir şey kalmamıştır. Suriye politikası tam bir fecaattir. Suriye’nin bu hale gelmesinde bu yanlış politikanın payı büyüktür.
-          Siyasette son derece ayırımcı bir dil hakim olmuş; rakiplere hakaret, aşağılama, sözlerini çarpıtma, itham ve iftira meşru hale gelmiştir.
-          Her şeyi ben bilirim anlayışı, ülkeyi demokrasilerdeki ortak aklın yararından yoksun bırakmakta; her işe ve her şeye müdahale tek adam rejimi doğurmaktadır. Bu anlayış Sultan Hamit devrinden kalmadır. Son derece mahzurludur, antidemokratiktir.
-          Kanun hakimiyeti ve hukuk devleti ortadan kalkmış; keyfemâyeşâ, canı ne isterse tarzı yönetim biçimi hakim olmuştur. Kanuna riayet yerine, kanunları kendi anlayışlarına uydurmak yoluna gidilmiştir. İktidar dönemlerinde Kamu İhale Kanununun yüz defadan fazla değiştirilmiş olması normal bir hukuk düzeninde makul addedilemez.
Not: Listeyi uzatmak mümkün ise de akla gelen önemli hususlarla yetinmiş olalım..

R.T. Erdoğan’ın artıları ve ülke başında bulunmasının yararları:
-          Erdoğan’ın kararlı tavrı, lehine zikredilebilecek bir husustur. Gezi olaylarında, hendek savaşlarında, PKK ve PYD meselesinde bu kararlı tavır ona puan kazandırmıştır. Gerçi (hendeklere göz yumulmasında olduğu gibi) bunların bir kısmı uygulanan yanlış politikalar sonucu azmış olsa da, sonuçta doğruyu bulması artı puandır.
-          Son yapılan köprülerdeki ihale biçimi ve kamuya yüksek maliyeti gibi olumsuzlukların yanında, duble yollar ve hızlı tren gibi ulaşım sektöründeki gelişmeler olumlu çalışmalardır. Aynı şekilde; yeni havaalanı, nükleer santral, doğal gaz boru hatları gibi büyük projeler takdire şayan yatırımlardır.
-          Savunma sanayisinde kat edilen ilerlemeler, insansız hava araçları ve yerli silahlarla dışa bağımlılığı azaltma çabaları olumlu gelişmelerdir. Bu noktada ASELSAN, ROKETSAN, HAVELSAN gibi önemli kurumların önceki iktidarlar zamanında kurulduğunu da görmek gerekir.
-          ANAP zamanında kurulmuş olan, TİKA ve TOKİ gibi kurumların başarılı çalışmaları. Doğrusu, bu kurumlar aracılığı ile hem takdir edilecek, hem de eleştirilecek işler yapılmaktadır. Van’da deprem konutlarının TOKİ ile kısa sürede yapılması; TİKA aracılığı ile fakir ve muhtaç durumdaki geri kalmış ülkelere yardım ulaştırılması olumludur..
Ancak, TOKİ kuruluş amacı dışına çıkarılmış ve eski Bayındırlık İşleri’nin de fonksiyonunu üstlenen devasa bir kurum haline getirilmiştir.. Anadolu’da pek çok ilde, merkezden uzak hazine arazilerinde kurulan siteler; şehircilikten uzak, alt yapı sorunları olan oluşumlar meydana getirmiştir.   
Aynı şekilde TİKA, kuruluş amacı dışına çıkarılmış, Türkiye’nin imkânlarını aşan faaliyetlere girişilmiş, bazen de ağanın yanında elini cebine uzatan züğürt pozisyonuna düşülmüştür.

M. İnce’nin eksileri ve ülke başına gelmesinin riskleri:
- CHP’nin adayı olması: M. İnce’nin muhafazakâr kesim açısından en büyük handikapı CHP gibi kökeni Kemalist ideolojiye dayanan bir partinin mensubu olmasıdır. Esasen bu sorun İnce’nin sorunu değil, Türk demokrasisinin kurumlaşma sorunudur.
Evet, bu ülkede, Kemalist ideolojiyle; tarihî, fikrî ve hukukî bir muhasebe/hesaplaşma yapılmadan gerçek demokrasiden bahsetmek abesle iştigaldir.
Bazılarının sandığı gibi, AB’ye girmekle de bu sorun çözülemez. Çünkü ahlâkî değerler ve yaşam tarzı açısından Kemalizm ile AB arasında herhangi bir uyumsuzluk yoktur. Hukuk ve demokratik prensipler açısından da AB ile aradaki farklar kolaylıkla giderilebilir.
Kemalizm ile İslâmî prensipler arasında ise doku uyuşmazlığı söz konusudur. Birinin hakim olduğu yerde, diğerinin hayat bulması olanaksızdır. Bu iki zıt anlayışın müntesiplerinin uyum içinde bir arada bulunması ya takiye yada ikiyüzlülükle mümkündür ki, öyle de olmaktadır. Bir insan hem Müslüman hem Kemalist olamaz. Bu hususta Aziz Nesin’in sözü geçerlidir.


Gerçi, birilerinin dürüstçe Kemalist olduğunu göstermesi; Milli Görüş sahibi birilerinin, 15 Temmuz sonrası parti genel merkezlerine astığı posterle takiye yapmasından daha yeğdir.

-  CHP seçim bildirgesinde Güneydoğuda adem-i merkeziyetçi bir yapı öngörülmektedir. Şayet, M. İnce seçildiğinde CHP ile uyum içinde çalışır ise terörle mücadele konusunda bir takım zafiyetlerin ve problemlerin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Uzun yıllar PKK avukatlığını yapmış olan S.T. adlı zat partide etkindir. Genel Başkanın desteğiyle İstanbul İl Başkanlığına seçilen kişi DHKPC sempatizanıdır.
Bu noktada şahsi kanaatim, M. İnce’nin C.B. seçildiği takdirde; merhum S. Demirel örneğinde görüldüğü gibi, parti ile bağını kesip, devletten yana tavır alacağı ve anılan unsurlara pek de prim vermeyeceği yönündedir..
- Bununla birlikte, CHP’ye yakın ulusalcı, Kemalist ve sol ideolojik grupların devlete sızma riski çok yüksektir. Daha doğrusu, devletten ayıklanacak AKP kadroları yerine ağırlıklı olarak bu grupların yerleşmesi olasıdır. Hiçbir ideolojik kaygı taşımadan sırf liyakate dayalı personel istihdamını beklemek aşırı iyimserlik olur.
- FETÖ ile mücadelenin sekteye uğrama riski. Şahsen böyle bir riskin ortaya çıkmayacağı kanaatindeyim. Çünkü ERGENEKON kumpasları ile ordudan atılan, hapsedilen sivil ve asker zevatın kısmı ekserisi CHP yanlısıdır. (Bir kısmı milletvekili olmuştur) Onların böyle bir şeye izin vermesi düşünülemez. Hattâ, AKP bünyesindeki siyasi kanat denilen FETÖ müntesipleri, gelen gideni aratır misali, Erdoğan’ı mumla arayabilirler. Açıkçası, kim seçilirse seçilsin, bundan böyle, FETÖ unsurlarının Orduda, Yargıda veya Emniyette AKP dönemindeki gibi kadrolaşma imkânı bulabileceğini beklemek eşyanın tabiatına aykırıdır.
- Devam eden veya yeni plânlanan yatırımların sekteye uğraması riski. Böyle bir risk mevcut iktidar tarafından ileri sürülse de tam tersi bir icraat yapacağı; hem mevcut yatırımları devam ettireceği ve hem de yeni yatırım arayışlarına gireceği kanaatindeyim. Başka türlü, işsizlik sorununu çözemez.
- Dinî faaliyetlerin engellenme riski. Kanaatimce böyle bir risk söz konusu olmadığı gibi, tam tersi dinin siyaset ve ticarette kullanılmasının önüne geçilmesi imkânı doğacaktır.
- Fakir ülkelere yapılan yardımların sekteye uğrama riski. M.İnce, Kızılay, TİKA, Diyanet Vakfı veya Sağlık Bakanlığı aracılığı ile sürdürülen bu tür yardımları sorgusuz sualsiz kesecek kadar menfi bir ideolojiye sahip olmadığı izlenimi vermektedir. Tam tersi, belki bu yardımların daha kontrollü ve disiplinli yapılması bile sağlanabilir. Geleceği Allah bilir..

- Yolsuzluk riski:  Bir hikâye: Eskiden köy imamlarının ücretleri köylüler tarafından karşılanırdı. O devirde, köyün birinde görev yapan imam efendi, cenazeden, mevlütten, nikâhtan sürekli para alıp köylüyü soymaktadır.. İllâllah diyen köylüler, imamın işine son vermek isterler. İmamı çağırır, aldıkları kararı kendisine açıklarlar.
İmam Efendi: “-Siz bilirsiniz, benim küpüm doldu, gelecek olan boş küple gelecektir.” söyler. Bunun üzerine, köylüler aralarında istişare eder ve İmamın doğru söylediğine karar vererek onu göndermekten vaz geçerler..
El’an, gelinen noktada Türkiye’nin manzara-ı umumiyesi bu hikâyeye benzemektedir..
Evet, seksen yılda yapılamayanları yaptık derken, aslında seksen yılda yapılamayan yolsuzluklar da bu devirde yapıldı ve küpler dolduruldu.
Şimdi sırada başkaları var. Aç canavarlar gibi bekliyorlar.. Tabi, iktidar değişirse, şimdilerde bu iktidarın yanında yer alan bir kısım haramzadelerin de yeni gelecek olanların safına geçmesi olasıdır.. Kamudaki yolsuzluk ve rüşvetin yaygınlaşmasının önüne geçilmesi gerekir. Liderler doğrudan buna rıza göstermeseler de etraflarındaki kadroları titizlikle seçip denetlemeleri gerekir.. Yoksa, gelen gideni aratır..

M. İnce’nin artıları ve ülke başına gelmesinin yararları veya beklentiler:
- M. İnce seçildiği takdirde; İç barış için son derece mahzurlu olan siyasî gerginliğin sona ermesi beklenir.
- Ayyuka çıkan ve üstü örtülen yolsuzlukların soruşturulmasının yolu açılabilir.
- Bozulan adalet terazisi yeniden düzeltilebilir. Fiilen suç işlemediği halde, sırf geçmişteki tavır ve sempatisi yüzünden 15 Temmuzdan sonra haksızlığa uğrayan, mağdur olan sade vatandaşların haklarının iadesi söz konusu olabilir.
- Medyanın yanlı, partizan, tiksindirici manzarası son bulabilir.
- Kendisi dini cemaatlere dayanmadığı için, bu cemaatlerin kamu mallarını sömürmesi ve devlet içine sızması önlenebilir.
- AKP iktidarının sınır tanımadığı din istismarının önüne geçilebilir. İmam Hatip okulları siyasetin arka bahçesi olmaktan çıkarılabilir.
- Kamudaki ihale yolsuzlukları, şatafat, saltanat ve israfın önüne geçilebilir veya azaltılabilir.
- Dış politikadaki karmaşa ortadan kalkabilir. Bazı ülkelerle kopan ilişkiler düzeltilebilir. AB ile en azından görüşmeler yeniden başlatılabilir.
(Bu noktada Türkiye’nin AB’ye girmesinin yolu açılır gibi bir beklentiye girmemek gerekir. AB’nin lokomotifi durumundaki Almanya ve Fransa’nın yakın gelecekte Türkiye’yi AB’ye almak gibi bir yaklaşım içinde olacaklarını düşünmek hayalperestlik olur. AKP’nin dış politikada en büyük yanılgısı bu olmuş, bir zamanlar AB’ye giriliyor havası esmişti..
Benzer yanılgıyı geçmişte Erbakan Hoca, İran ve Arap ülkeleri ile ilişkilerde yaşamış, iktidara geldiğinde kendisini baş tacı edeceklerini sanmıştı. Neticede, bugün en pahalı doğalgazı onun imzaladığı anlaşma ile İran’dan alıyoruz)  

- Suriye ile kopan ilişkiler yeniden kurulabilir. Dört milyon muhacirin en azından önemli bir kısmının ülkelerine dönmesi sağlanabilir.
- Kamu yönetiminde, tek adam aklı yerini ortak akıl alabilir. 
Bu noktada, Erdoğan’ın “ben de istişare ile yönetiyorum” demesi; vaktiyle, M. Kemal’in her işini istişare ile yapması ile aynıdır. Açıkçası, o tür istişarede lider, kişilerin fikrini sorar ama sonuçta kendi bildiğini okur.
Esasen (tarikat, cemaat ve lider egemenliği altında olan siyasi parti, dernek, vakıf vs.) otoriter tüm yapıların istişare adı altında aldıkları tüm kararlarda durum aynıdır.  Kısacası, alınacak kararın ne olacağı önceden bellidir. Bu, sünnete uygun bir uygulama değildir. Kişileri yönlendirmek ve muhtemel itirazları baştan önleyerek itaatlerini daha doğrusu biat etmelerini sağlamaktır.

Netice-i kelâm:
Ortada bir seçim var, ölüm kalım savaşı değil. İki aday arasında nüanslar olmakla birlikte mağriple maşrık gibi bir fark yok.. İkisinin de artıları ve eksileri var. Seçme hakkına sahip olan her bir fert, vicdanî  kanaatine göre tercihini yapar ve adaylardan birine oy verir. Neticede milletin vereceği karara herkes saygı duyar. Seçim, seçim gününde kalır, hizmetler devam eder..

Siyasiler arasındaki rekabet, kudsî bir hizmet erbabını birbirine düşman yapmamalı. Madem sistemin adına demokrasi deniyor, birbirimizin tercihlerine saygı duymamız ve hoşgörü ile karşılamamız gerekir.

Geçmişte bu cemaat, şimdi her ikisi de rahmet-i rahmana kavuşmuş olan iki lider yüzünden bölündü, birbirine düşman oldu. Yekdiğerini yoldan ayrılmakla suçladı.

Peki, elde ne kaldı? Biz haklıydık şeklindeki boş övünçten başka..

Lütfen, aynı şeyler tekrar etmesin. Husumetler revaç bulmasın.. Kardeşlik baki kalsın.

İlgili Yazı: 

27 Kasım 2016 Pazar

MEVLÂNA, İMAM RABBANÎ, İBNİ SİNA VE FARABİ GİBİ İSLÂM ALİMLERİNİ TEKFİR EDENLER!

İslȃm tarihinde, eserleri ile gönüllere taht kurmuş manevî sultanlar vardır.. 
Nice hükümdarlar unutulup giderken; onlar, eserleri ile hafızalarda yaşamayı sürdürürler. 
Mevlȃna, Mesnevi'siyle; İmam Rabbanî, Mektubat'ıyla adeta hayattalar. 
Pozitif bilimlerde İbn-i Sina, felsefede Farabi gibi zatlar, kıyamete kadar devam edecek bir üne sahiptirler.
Batı aleminin tıpta Hipokrat'ı, felsefede Aristo'su varsa; İslȃm aleminin de İbn-i Sina'sı, Farabi'si vardır..

Müslümanların övünç kaynağı olan bu zatların hizmetlerini rahmet ve minnetle yȃd etmek gerekir..
***
Gel gör ki, zamanımızda bazı şahıslar, İslâm dünyasının bu manevî sultanlarına cephe alıp, onları küfürle itham etmekte, ellerinden gelse İslam dairesinin dışına atmaya çalışmaktadırlar.
Bu şahıslardan bazıları TV'lerde sık sık boy gösteren lakaplı, unvanlı hocalar..
Cübbesi ile nam yapan bir Hoca, İbn-i Sina ve Farabi için "kâfir" suçlaması yaparken; Prof. unvanlı bir zat-ı muhterem, Mevlȃna'nın Müslüman olup olmadığını sorguluyor.. Bir başkası da İmam Rabbani'yi, insanları tasavvuf yoluyla uyuşturarak, Hindistan'ın İngiliz sömürgesi olmasının müsebbibi gösteriyor.
Kimi cühela da gelmiş geçmiş her ne kadar Allah dostu mutasavvıf varsa hepsini dalalete sapmakla itham etmektedir..
Bu sivri akıllıların isimlerini sıralamaya gerek yok, televizyonlardaki tartışma programlarını izleyenler veya medyayı az çok takip edenler, bu tür zırva iddiaların sahiplerini görmektedirler..
***
Problem şurada
Bu tarz iddia sahiplerinin konuşmaları söylendiği ortamda kalmıyor, birtakım video sitelerinde onbinlerce kişi tarafından dinleniyor..
Açıkçası, günümüz Müslümanlarının işi çok zor.. Özellikle, gençlerin ve öğrencilerin..
Çünkü; evde, okulda, camide övgü ile bahsedilen, İslam büyüğü diye tanıtılan zevatın meğer kimi kafir, kimi casus kimi bilmem ne imiş!..
(İşin ilginç tarafı; değişik meşrep ve mesleklerden olan bu iddia sahiplerinden bir çoğunun, aynı zamanda birbirlerini de küfürle itham etmelerine şahit oluyoruz..)

Böyle bir tezatla karşılaşıp, ikilem arasında kalan bir genç dimağın, manen ve fikren bunalıma girmesi kaçınılmazdır.. 
Zamane hocaları işin bu yönünü düşünürler mi? Bilinmez!.. 
  
Bilinen, bunların yaptıklarının doğru olmadığıdır.. 
Evet, İslâm tarihinden, coğrafyasından ve de şer'i hükümlerden birazcık haberdar olanlar, söz konusu iddiaların doğru olmadığını görebilir..

Şöyle ki
Kâfir; hakikati örten demektir. Yani, imanın temel esaslarını kabul etmeyen, ret ve inkar eden; Allah'a, Peygambere, Kur'ana inanmadığını açıkça beyan edene, inkâr eden manasında kâfir denilir.. 
(Kur'anda Nisa suresi 150-151. ayetlerde 'kâfir'in tanımı yapılmaktadır. Ayrıca hadiste, kâfir olmayan birini kâfirlikle itham eden kişinin imanının tehlikeye düşeceği ihtar edilmektedir.

Esasen, İslȃma göre, ehl-i salat birinin bir sözüne bakarak tekfir edilmesi yanlıştır. Yani, alnı secde gören bir mümini, bir sözü veya bir eylemi sebebiyle kafirlikle suçlamak olmaz. İman kalple ilgilidir. İmanın temel esaslarını veya Kur'an hükümlerini açık bir şekilde inkȃr etmedikçe hiç kimse kafirlikle itham edilemez.. Kısacası, ehl-i kıble olan tekfir edilmez..

Tarihe mal olmuş insanların bazı sözlerini yorumlayarak, onları kâfirlikle itham etmek son derece yanlıştır. Onların imanlarını sorgulamak yerine, eserlerini ve yaptıklarını bir bütün olarak ele alıp, değerlendirmek gerekir..
Bu gibi zatların bazı sözlerini ele alıp, imanlarını sorgulamanın hiçbir mantığı yoktur.
Bu mantıkla hareket edenler, Yunus Emre'yi de, M.Akif'i de bazı sözlerinden dolayı küfürle itham etmektedirler..

Ömürlerini ilme, insanlığa adamış, İslȃm kültürüne mal olmuş insanları, İslâm dairesi dışına çıkarmaya kalkmak işgüzarlıktan başka bir şey değildir.. 

İmam Rabbani, birçok ilimle meşgul olmakla birlikte, tıp ilminde tarihe geçmiştir. Fakat biyografisine baktığımızda, pozitif ilimlerden önce, sekiz-on yaşına kadar Kur'anı ezberlediğini, fıkıh ve kelam dersleri aldığını görüyoruz.. 
(İbn-i Sina "El-Kânûn Fi't-Tıbb" Birinci Kitap, AKM Yayınları)

Mevlȃna, bütün hayatının Kur'an ve Peygamber yolunda geçtiği, başta Mesnevi olmak üzere, eserlerinden açıkça görülmektedir.. 

Elbette bu insanların eserleri eleştirilebilir. Ancak, bu eleştiriyi bugünden bakarak değil, yazıldıkları devrin şartlarını dikkate alarak yapmak lazımdır..
Aradan asırlar geçmiş olan bu eserler, zamanlarının şartlarına göre kaleme alınmış olup, o devrin insanlarına hitap etmektedir.. Fakat çağımızdaki insanların da hȃlȃ bu eserlerden istifade edebileceği çok şey bulunmaktadır. Bir cümle ile ifade etmek gerekirse; "Mesnevi'de, kin ve nefretten arınmış hümanist bir dünya görüşü; Mektubat'ta, bid'at ve sapmalardan alıkoyan sünnet'e bağlılık hassasiyeti"nin ön plȃna çıktığı, söylenebilir ki, bu iki husus bugün için de değerini korumaktadır.. 

Bununla birlikte, geçmiş asırlarda yazılmış bu gibi eserlerde, o devirde makul karşılanan fakat anlayışların zamanla değişmesi nedeniyle, modern çağın insanına hitap etmeyen ve hoş karşılanmayan bir takım temsilî hikâye ve mecazî ifadelerin bulunduğu da bilinmektedir.

Günümüz hocalarının, ilmî tahlil ve tenkid çalışmaları ile söz konusu kişilerin eserlerini ve metotlarını ele alıp, objektif bir şekilde değerlendirmeleri gerekirken; bazı sözlerine bakarak onları küfürle itham etmeleri, geldiğimiz noktadaki ilmi seviyesizliği göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

Bir örmek olarak; sivri akıllının biri, İngilizlerin Hindistan'ı az bir kuvvetle kolayca işgal ve yönetmelerini; İmam Rabbani'nin güya halkı tasavvuf yoluyla uyuşturmuş olması gibi gülünç bir sebebe bağlamaktadır. 
İslȃm tarih ve coğrafyasından bîhaber bu zavallıya göre, sanki koskoca Hindistan alt kıt'ası tamamen Müslüman olmuş, Müslüman olmakla da kalmamış tümüyle İmam'a mürit olup, İngilizlerin karşısında tevekküle sarılıp öylece oturup kalmış..

Bre cahil! Bilmez misin, Hindistan'da Müslümanlar azınlıktır, Hindistan'ın sosyolojik yapısı son derece karmaşıktır.. çoğunluk Hindu inancındadır.. 
(Bugün, Hindistan'da Müslümanların nüfus oranı sadece %14 dır. Pakistan ve Bengaldeş'in de İngiliz idaresi zamanında Hindistan'ın içinde olduğu düşünülürse; bu üç devlette, toplam nüfus içindeki Müslümanların oranı ancak %30 civarındadır.  

İngilizler zamanında bu oranın ne olduğunu bilmiyoruz ama bugünkü orana bakarak, o devirde de nüfusun üçte ikisinin Müslüman olmadığını söyleyebiliriz. 

Bu üçte birin de ne kadarının İmam Rabbani'nin bağlısı olduğunu varın siz hesap edin.

Kısacası, İngiliz işgalinde İmamın felsefesinin etkisi vardı demek, cehaletin ötesinde yobazlıktır.

İngilizler oraya önce bir şirketleri ile girip, ekonomiyi kendilerine bağladılar.. Halkı sömürdüler, ülkeyi de sömürgeleştirdiler.. İmam Rabbani'nin o sömürgeleşme ile hiçbir ilgisi yoktur..

Tersine, eğer İngilizlerin ifsadına alet olmayan birileri varsa, onlar da İmam Rabbaniye gönül vermiş, o masum Müslümanlardır..

Diğer bir örnek; Bazıları, bilgisiz-belgesiz iddialarla, Mevlȃna'yı Moğol ajanı olmakla suçlamakta daha doğrusu saçmalamaktalar..
Mevlȃna, Mesnevideki bir hikȃyede Moğolları "hilekȃr" olarak tanımlıyor.. 
Moğollara karşı neden cihad etmedi diye onu eleştirenlerin tarihten haberi olmadığı anlaşılıyor..

Ünlü tarihçi Prof. Osman Turan’ın “Selçuklular Zamanında Türkiye” isimli eserinde anlatıldığına göre; Moğol ve Selçuklu ordularının karşılaştığı Kösedağ’da, 1243 yılında, Selçuklu ordusu çok utanç verici bir mağlubiyet yaşamış; sayıca Moğol ordusunun iki katı olmasına rağmen, Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev korkuya kapılarak savaş alanından kaçmış ve peşinden askerleri de dağılmış..

Böyle bir durumda askeri-ordusu olmayan Mevlana ne yapabilirdi? Sadece manevi cihad.. O da onu yapmıştır..
İnsanların boş yere katledilmelerini önlemek için donkişotluk yapmak isteyenlere katılmamıştır.. Meselenin aslı budur..

Kimileri de eserlerini Türkçe yerine Farsça yazdı diye eleştirirler.. Onların da o devirde edebiyat dilinin ve Selçukluların resmi dilinin Farsça olduğundan habersiz oldukları anlaşılıyor..
Kısacası, her biri büyük bir değer olan bu zatları tenkit yerine onları anlamaya çalışmalı..
***

28 Ekim 2016 Cuma

ABARTILI BİR HABERİN KAVGASI

Soner Yalçın, OdaTV haber sitesi’nin sahibi, Sözcü Gazetesinde köşe yazarı. Sol görüşlü.. Yayımlanmış birtakım kitapları var. En meşhuru, iki cilt halinde yayımlanan “EFENDİ” adlı iki ciltlik yayın.

“Beyaz Türklerin büyük sırrı” başlıklı, 600 sayfalık 1.cildi 2004 yılında; “Beyaz Müslümanların büyük sırrı” başlıklı, 500 sayfalık 2. cildi ise 2006 yılında Doğan Kitap’tan çıktı..

100’er bin adedin üzerinde baskı yapan bu yayınlar, Hürriyet Gazetesinin de desteğiyle medyada fazlaca ses getirmişti. Öyle ki, kitap alımında oldukça seçici davranan bendenizin kitaplığına dahi girmeyi başarmıştı..

Derken, tarih Profesörü Hakan Erdem, “TARİH-LENK” (yani “topal tarih”) adında, bir takım popüler kitaplardaki bariz yanlışları ortaya koyan bir inceleme eseri neşretti.

Üçyüz altmış sayfalık kitabın, 108’den 128’e kadar olan 20 sayfası  bu “Efendi”ye ayrılmış..


Prof. Erdem, istihzalı bir anlatımla, söz konusu kitaptaki yanlışları sıralayarak, sonunda; “kaynakların yetmediği yerde S.Yalçın’ın hayal gücünü kullandığı” kanaatini ifade etmektedir.
Tarih-Lenk'te Soner Yalçın'la ilgili bölümün son sayfası

Evet, kahramanımız engin hayal gücünü sadece on yıl önce yazdığı Efendi kitabında değil, Sözcü Gazetesinde ve sahibi olduğu OdaTV sitesinde yayımlanan günlük makalelerinde de kullanmaktadır.
Bunun en son örneğini, baştaki adreste yer alan,19 Ekim tarihli Sözcü Gazetesindeki “CHP’ye hayırlı olsun” başlıklı makalesinde görüyoruz.
Makalede, 17 Ekim tarihli Yeni Asya Gazetesinde manşette yer alan “Said Nursi uyarmıştı” başlıklı fabrikasyon haber(!) üzerine CHP’yi eleştirirken, doğrudan Said Nursi’yi hedef alıp, gerçeklerden uzak, hayal gücüne dayalı bir takım iddialarda bulunmuştur.

Yeni Asya’nın haberine fabrikasyon dememin sebebi; Muhabirin sorusuna geçmişte PKK’lıların avukatlığını yapmış, CHP’li Sezgin Tanrıkulu'nun verdiği cevap; ortaya söylenmiş, Said Nursi’nin adının geçmediği politik bir laf olmasına rağmen; gazete bunu alıp, solcu-Kürtçü bir adamı ve de Said Nursi’ye yapmadık zulüm bırakmamış, din karşıtı, lȃikliğin simgesi durumundaki CHP’yi parlatırcasına pembe bir tablo ile okuyucusuna yansıtmış olmasıdır.. 

Bizim hayalperest yazarımız işte bu abartılı haberi ciddiye alıp, CHP’yi eleştirmek bahanesi ile Said Nursi’ye olmadık iftiralarda bulunmuş..
Peki, haberin sahibi olan gazete buna karşı ne yapmış?

20 Ekim tarihli gazetede, haberin çok ses getirdiğinden övünçle bahsetmiş.. O haber vesilesi ile yüz binlerce sol okurun Said Nursi aleyhinde yanlış bilgilere maruz kaldığını gözardı ederek..
  
Gerçi, o yazıda "17 Ekim’deki Said Nursî manşetimiz birilerini çok rahatsız etmiş ve tepkilerini farklı adreslerde açığa vurmuşlar. Biz de bunlara twitter ve facebook’ta şu cevapları verdik" diyor, ama kendi okur kitlesinin bir kaç bini geçmediği, oysa aleyhte yazılanların yüzbinlere hitap ettiği ortada..
***
Sözcü Gazetesi (tirajı 300 bine yakın) dışında söz konusu menfi makaleye yer veren bazı yayınlar:
http://odatv.com/yeni-chpde-bir-bu-eksikti-1910161200.html
http://www.birgun.net/haber-detay/soner-yalcin-dan-said-nursi-tarifi-her-daim-kaypakti-132028.html 
Ayrıca, sayısız internet sitesi de yer verdi..
***
Said Nursi'yi siyasî polemik mevzuu yapmanın ne derece yanlış olduğunun muhasebesi yerine (belki farkında olmayarak)  CHP'yi parlatma yolunu seçmişler.
Evet aynen şöyle diyor:  "CHP’nin milletle barışmasının yolu Said Nursî ile de barışmasından geçiyor. Bu noktada Sezgin Tanrıkulu’nun yaklaşımı son derece olumlu"
***
Gelelim kahramanımızın söz konusu iddialarına
Evet, Soner Yalçın, Said Nursi’yi kastederek diyor ki; “Hakkında hep efsane anlatılıyor. Ben gerçekleri yazayım.” (Görelim bakalım efsane olan neymiş. r.k.)


(1) "Hangi yıl doğduğu kesin değil; 1870'li yıllar diyelim..."
(Said Nursî’nin Rumî 1293, Miladî 1878 yılında doğduğu kesindir)

 (2) "Eğitimine Molla Muhammet Emin medresesinde başladı. Çok sürmedi; kavga sonucu kovuldu. Ağabeyi Molla Abdullah'tan ders aldı. Ağabeyiyle kavga etti; ayrıldı. Şeyh Nur Muhammet'in yanına gitti; nedeni bilinmeyen bir sebeple atıldı. Bu arada… Gadya Köyü'nde arkadaşı Molla Muhammet'i bıçaklayıp kaçtı..."

(1890’lı yıllara ait çocukluk dönemini, tam da tarihçi Prof. Hakan Erdem’in dediği gibi, hayal gücünü kullanarak, sanki gözünün önünde cereyan etmiş gibi anlatıyor)


(3) "Gittiği Doğu Beyazıt'ta üç aylık ders sonunda Şeyh Muhammet Celali'den “icazet” aldığı söylense de bu doğru değildi..."
(Onbeş yaşlarında Doğu Beyazıt’ta Şeyh Muhammed Celalî Efendi'den icazet aldığı söylenti değil gerçektir.)
Esasen, Said Nursi'nin eğitiminin üç ay gibi kısa bir süre olduğu bilgisi doğru değildir. 
Kendisi dokuz yaşlarında eğitim için evden çıkmış ve kısa süreli kesintilerle bu eğitim, muhtelif medreselerde, değişik hocalardan ders almak ya da pek çok kitap okuyarak kendi kendine eğitim şeklinde, 14-15 yaşlarına kadar sürmüştür. 
Üç ay kaldığı Doğu Bayezid en son durak ve icazet -hocalık diploması- aldığı medresedir)

(4) "Bitlis'e döndü; ancak vali Şerif Rauf Paşa tarafından şehirde “fitne fesat çıkardığı” gerekçesiyle Şirvan'a sürüldü. Burada ilk kez bir öğrencisi oldu; Molla Cumhur. Yine nedeni bilinmeyen bir kavga sonucu Cumhur yaralandı. O, önce Tillo'ya sonra Cizre'ye gitti. Miran Aşireti'ne sığındı."
(Aynı şekilde, çarpıtma ve hayal ürünü senaryolar)

(5) "Sözüm ona ulema bulunmadığı için Van'a davet edildi. “Ulema yok” dedikleri Van'da meşhur din adamı Abdülhakim Arvasi yaşıyordu!"
(Ulema bulunmadığı için değil, çok genç yaşına rağmen mevcut ulema arasında fikirleri ile dikkat çekmesi ve öne çıkması üzerine Van’a davet edilmiştir. Abdülhakim Arvasi, Van merkezde değil,  o tarihlerde ulaşımı çok güç olan Başkale’de ikamet ediyordu. Ayrıca, Said Nursi, Arvasi gibi klasik medrese hocalarından farklı olarak, güncel meseleler üzerine kafa yoran, fikir üreten biri idi. Vali, Arvasi Hoca ile neyi tartışacaktı?)

(6) "Resmi tarihlerine göre, konağında kaldığı Tahir Paşa'yla “ilmi münakaşa” yaptı; İran'a geçip silahlanmaya başlayınca Tahir Paşa korkup af diledi; barıştılar!"
(Yine çarpıtma...)

(7) "Bir süre sonra İstanbul'a geldi. Amacı, II. Abdülhamit ile görüşmekti. Saray'dan kabul beklerken ne oldu dersiniz; tımarhaneye atıldı! Bitmedi…
 ... Meşrutiyet ilan edilip af çıkınca tımarhaneden kurtuldu."
(Tımarhane dediği, o zamanki adıyla “Toptaşı bimarhanesi” yani bugünkü Bakırköy Hastanesinin ilk teşekkülü..
Hastaneye doktor raporu ile girilir ve yine doktor raporu ile çıkılır. Afla ilgisi yok, orası cezaevi değildi. 
Ortada bir suç yok ki af söz konusu olsun. Yapılan iş baskıcı bir yönetimin idari tasarrufu idi.
İlginçtir; Abdülhamid dönemindeki baskıcı rejime başkaldıran Namık Kemalleri kahramanlaştıran sol kesim, sıra Said Nursi’ye gelince tam  tersi bir tavır sergilemektedirler..
(8) "Hemen… İttihat ve Terakki saflarına katıldı."
(Said Nursi, Meşrutiyeti destekledi fakat İttihatçıların yanlışlarını da eleştirmekten geri kalmadı, saflarına katıldığı doğru değil)

(9) "Çok sürmedi; İttihatçıların rakibi  İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti'ne katıldı; Ayasofya'daki gösterilerinde bulundu. 31 Mart gerici ayaklanmasına katıldığı gerekçesiyle arandı; İzmir'de yakalandı. 23 günlük tutukluluktan sonra salıverildi; çünkü duruşmada nasıl keskin bir İttihatçı olduğunu anlattı." 

(31 Martta yakalandığı yer İzmir değil, İzmit’tir. Bu iki şehrin birbirine uzaklığı ne ise, makalede anlatılanların gerçeklerden uzaklığı da odur.
Sıkıyönetim Mahkemesinde yaptığı savunma, “Divan- Harbi Örfi” adında bir kitapçıkta yayımlanmıştır. Senaristimiz o kitapçığı okumuş olsa idi iddialarının gerçekle ilgisi olmadığını görürdü. Ayrıca hem İttihatçıların saflarına katıldı diyor hem de çok sürmedi İttihatçıların rakibi İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti'ne katıldı diyor.
Yazar Efendinin, Said Nursi'yi okumadığı gibi İttihat Terakki hakkında da yeterince bilgiye sahip olmadığı anlaşılıyor. Çünkü İttihatçıların, silah üzerine yemin ederek teşkilata katıldığını ve öyle canı istediğinde ayrılamayacağını bilmiyor)  

(10) "Askerlerin onayıyla kitap yazdı; Kürt derneklerine katıldı. İttihatçıların verdiği kimlikle Doğu'da propaganda gezileri yaptı."
(Hangi onayla hangi kitabı yazmış? Hangi Kürt Derneğine katılmış?
Doğuda propaganda gezisi dediği ise; aşiretlere Meşrutiyeti anlatarak, onların devlete başkaldırmalarının önüne geçmiştir. Bu husustaki fikirlerini, “Münazarat” adında bir kitapta neşretmiş olup, bölge sorunları dair dikkate alınması gereken önemli görüşler içermektedir)  

(11) "I. Dünya Savaşı başladığında Pasinler'de 300 Kürt'ün milis komutanlığını yaptı. Kanlı Ermeni tehcirinde neler yaptığının yazılmasını istemedi!"
(Yine uydurma bir iddia. Ermeni tehcirinde yanlış bir şey yapmadı.. Tersine, Ermeni kadın ve çocukların can güvenliğini sağlayarak, Ermenilere insanlık dersi verdi ve karşılığında onların da Müslüman kadın ve çocukları öldürmekten vazgeçmelerini sağladı.

(12) "Ruslardan kaçarken ayağını kırdı; ve haber gönderdiği Ruslara Bitlis'te teslim oldu. Vücudunda dört kurşun olduğu yalandı. Tıpkı dört duvarlarla çevrili Rusya'daki esir kampından firar ettiği yalanı gibi! Doğrusu, Brest Litovsk Antlaşması'yla teslim edildi."
(Senarist arkadaş, herhalde bunları aynaya bakarak yazmış. Düpedüz yalan söylemiş;
Bir defa kaçarken değil, savaşırken.. 
Vücudunda dört kurşun olduğunu kim uydurmuş?
Brest Litovsk Antlaşması, Rusların Almanlarla yaptığı barış anlaşmasıdır. Fakat öyle bir ifade kullanmış ki, bilmeyen de sanki Ruslar ellerindeki esirleri salimen teslim etmiş sanır. Oysa, 1.harpte Ruslara esir düşen Osmanlı askerlerinin çoğu hastalık ve açlıktan ölmüş, birçoğu oralarda kalmış, yarıdan azı vatana dönebilmiştir. 
Bediüzzaman da teslim edilerek değil, kaçarak yurda dönmüştür.      

(13) "Savaş bitip, savaş suçları mahkemesi kurulunca İttihatçılara düşman oldu. Şaşırtıcı değildi; yaşamı boyunca devlet otoritesi karşısında her daim kaypak bir taktik yürüttü."
(Sadece bilgisizce değil, ahlȃksızca! bir iftira..
Tam tersi; Said Nursi, hayatı boyunca her devirde, haksızlıklar karşısında otoriteye boğun eğmemiş, net bir tavırla mücadele etmiştir. Bunu anlamak için; ömür boyu maruz kaldığı sürgünler, mahkemeler ve cezaevleri yeterlidir.. )  
(14) "Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı'nı kazanınca 17 Kasım 1922'de Ankara'ya gitti. Selahattin Eyyubi'ye benzettiği Mustafa Kemal'e “hilafeti siz devralın” önerisinde bulundu."
(Said Nursi, milli mücadele hareketini kazanılınca değil, baştanberi desteklemiştir. Yanlış bir tavrı olmamıştır.)

(15) "Ankara onun her devrin adamı olduğunu anlayarak yüz vermedi. Beş ay sonra Gebze trenine binip gitti.
İstanbul'daki bir yıl üç ayı kayıptı; ne yaptığı hiç açığa çıkmadı. Sadece, Kürt Azadi örgütü çalışmalarına katıldığı biliniyor. Teşkilat çalışmaları için 1924'te Erzurum'a, Van'a gitti.
Şeyh Said isyanına katılıp katılmadığı ortaya çıkarılamadı.
Kürt örgütüne üyeliği nedeniyle sürgüne gönderildi"
(Peşpeşe sıralanmış kuyruklu yalanlar. Her devrin adamı olduğu iddiası, yukarıda belirtildiği gibi, çirkin bir iftiradır.
Yazar Efendi, Said Nursi’nin Kürtçülük hareketlerine kesinlikle karşı çıktığından habersiz olduğu gibi; M.Kemal’in, Said Nursi’nin talebi üzerine, Van’da bir üniversite kurulması için 1.Mecliste verilen kanun teklifine imza attığından da habersiz..
Ayrıca, hangi Kürt örgütüne üye imiş? Yalanın bu kadarı da çok fazla!)
(16) "Burdur'da ilk görüştüğü kişi Binbaşı Asım oldu; ve yakın çevresinde sürekli -Albay Hulusi Yahyagil ve Yüzbaşı İ. Hakkı Bayraktaroğlu gibi- subaylar bulunacaktı. (Isparta'daki Tugay Komutanlığı'na yapılacak caminin temel atma törenine bile davet edilecekti.)
Çevresini hep büyüttü. Örneğin…
Yargılandığı Denizli Mahkemesi'nin Ağır Ceza Reisi Ali Rıza Balaban 1907'den beri müridiydi! Mahkemenin diğer üyesi Hesna Şener, müritlerinden Ali İhsan Tola'nın akrabasıydı. Tabii ki beraat etti!..
(Said Nursi, tarikat şeyhi değildi ki, müridi olsun..
O bir Hoca idi. Hocanın talebesi olur. Değişik mesleklere mensup insanların onun fikirlerine ve eserlerine sempati duyması eleştiri değil, takdir konusu olmalı..
Ayrıca o, sadece Denizli Mahkemesinden değil, yargılandığı birçok mahkemeden beraat kararı almıştır. Çünkü ortada suç unsuru olacak bir şey yoktur. Eskişehir gibi bazı yerlerden aldığı basit cezalar ise zorlama sonucu verilen kararlardır)  

(17) "Atatürk vefat edince “insaflı CHP'liler”den saydığı İsmet İnönü'ye yaklaşmak istedi. Umduğunu bulamadı. İktidara gelen DP ile de ilişkileri bir iyi bir kötü oldu."
(Saçma bir iddia! İnönü döneminde sürgünden sürgüne, mahkemeden mahkemeye sevkedilmiştir (Kastamonu-Denizli-Afyon-Emirdağ vs.). 
İnönü’nün insaflı olduğunu ve Said Nursi’nin ona yaklaşmak istediğini kim söylemiş, bunun kanıtı nedir?
Said Nursî, Abdülhamt’ten M.Kemal, C.Bayar ve rahmetli Menderes’e kadar tüm liderlere, mektuplar yazarak uyarılarda bulunmuş, hatta CHP Genel Sekreteri Hilmi Uran’a dahi samimi düşüncelerini ihtiva eden mektup yazdığı görülmektedir. 
Yazar efendi, herhalde onun din ve millet için yaptığı bu girişimlerini çarpıtmaktadır.
 
(18) "II. Dünya Savaşı'nda Hitler'i destekledi; kazanması için dua etti."
(Bu iddia, daha önce, ateist yazar Ayşe Hür tarafından da ileri sürülmüştü.
İddianın kaynağı herhalde Said Nursi’nin eserlerinden Kastamonu Lahikasında yer alan, ikinci dünya savaşının ilk yıllarında yazılan bir mektup olsa gerek..*
 * http://www.yeniasya.com.tr/risaleinur/kastamonulahikasi/#99/z  (sayfa 99-102)
O mektupta, cereyan eden savaşla ilgili analiz yapılarak; devlet ismi verilmeden,  Almanya’nın Rusya ve İngiltere karşısındaki tutumu ve başarısından olumlu şekilde bahsedilmektedir.
Buradan hareketle onun Hitler’i desteklediği ve kazanması için dua ettiği hükmünü çıkarmak doğru değil. Çünkü, o analiz konjoktüreldir.

Şöyleki:
1- O tarihte, Hitler’in gerçek yüzü ortaya çıkmamış; yani, canavar yüzünü henüz göstermiş değildir. 
 Ayni şekilde; Musolini’nin de faşistliği, en azından İtalya dışında, henüz tescil edilmiş olmayıp; Vatikan kanalıyla sanki Hz İsa’nın dinini temsil ediyor pozisyonundadır  
2- Almanya, o yıllarda, başta sömürgeci İngiltere’nin ve zalim Stalin’in Sovyet Rusya’sının karşısında suret-i haktan görülmektedir.
3- İngilizlerin ve Rusların zulmü altında bulunan İslȃm dünyasının çok büyük kısmı, Almanya’yı adeta kurtarıcı gibi görmektedir.
4- Savaşın ilk yıllarında, Almanların mutlak üstünlüğü, hep öyle devam edecek gibi görülmektedir.
5- Oysa, ilerleyen yıllarda, Almanya cephedeki üstünlüğünü yitirdiği gibi, geçen  zaman içerisinde Nazilerin, zulüm ve fenalıkta sömürgeci İngiliz'den ve Komünist Stalin'den geri kalmadığı görülmüştür.

Netice itibariyle; Kastamonu Lȃhikasında o tarihte yapılan o analizin isabetli olmaması Said Nursî için bir nakise değil, o günlerde cereyan eden hadiselerin tesiriyle yapılmış bir tahlildir.. 
Sosyolojik hadiselerin tahlilinde, büyük alimlerde de bazen hasbel beşer yanılgı olabilir.. Yanılmazlık, ancak Allah'a mahsus bir sıfattır..
Bu noktada; yayıncıların o gibi konjoktürel bahisleri şerh düşmeden, açıklama yapmadan okuyucuya sunmaması gerekir. O tür bahislerin aynen neşrinde, muarızların eline koz vermekten başka bir yarar olmadığı açıktır.

Kanaatimce, bu eserleri okuyan Said Nursî bağlıları/Risale-i Nur talebeleri, herhangi bir sorgulama yapmadan okudukları için, muarızların gördüğü noktaları görememektedirler. 

Bu durumda, bu tür eleştirilerin önüne geçilemeyeceği gibi, külliyatın tümü göz önüne alındığında, önemsiz kalan böyle meseleler yüzünden, çok mühim olan bahislere de şüphe nazarı ile bakılmasına yol açılmaktadır.
Bu noktada gerekli açıklama ve tashihler için, naşirlere önemli görev düşmektedir.
    
(19) "Kazanan ABD'nin yanında yer aldı. Ortak düşmanları aynıydı çünkü; solcular!
Bu nedenle… Vatikan'la bile 1951'de ilişkiye geçti; mektup yazdı. Fener'deki Rum Ortodoks Patrikhanesi'ni ziyaret etti.
CENTO'yu, NATO'yu destekledi. Kore'ye asker gönderilmesini savundu. “Dinsiz solculara karşı dindar Hıristiyanlar” ile işbirliğinden yanaydı. Karmaşık ilişkiler kurdu. Örneğin… Denizli'de zirai ilaçlama yapan ABD'li pilot Taylor ile sık sık görüşüyorlardı. Hedefleri aynıydı; solcular!"
(Karmaşık ilişkiler kurduğu iddiası tamamen zırvadır. Denizli’de hapiste idi, Amerikalı bir pilotla sık sık görüştüğü iddiası inandırıcı değil. Hapiste olan ve dışarıda olduğunda da sürekli polis takibinde olan bir kişi Amerikalı bir pilotla hem de sık sık nasıl görüşebilir?
Bu hadisenin aslı astarı nedir, doğrusu belli değil..
Elbette, Said Nursi’nin Komünizme karşı olmasını bir solcunun hazmetmesi beklenemez.
Stalin’in katlettiği milyonlarca mazlumun ahı, bu gibi solcu yobazların utanması için herhalde yeterli olur) 

(20) "Öyle bir masal yazılıyor ki, kimileri inanıveriyor. Hakan Yalman adındaki müridi, Quantum Fiziği ve Bediüzzaman- Gecikmiş Bir Nobel Talebi diye kitap bile yazdı!"
(Said Nursinin müridi olmadığı yukarıda ifade edilmişti. Birilerinin yazdığı kitap onu bağlamaz.)
Esasen; Said Nursi'nin dini ilimler yanında, gençlik döneminde müspet ilimlerle de meşgul olduğu biliniyor. Fakat, ne Risale-i Nur eserleri ne de bir başka dinî eser, fen kitabı değildir. 

Dinî eserlerde fen konuları genel hatları ile ve kȃinatın sanatkȃrının sanatı olma yönüyle yer alabilir, o durumda faydalı da olabilir.

Fakat, fennî teori ve bilgilere din kitaplarında yer verilmesi doğru değildir. Çünkü o teori ve bilgiler o gün için doğru olsa bile, zaman içinde değişebilir, çürütülebilir veya aksi ispat edilebilir. O durumda insanların, aynı eserlerdeki mutlak doğrular hakkında dahi şüpheye düşmesine sebep olur.
Bu noktayı dikkate almak gerekir.


(21) "Nobel'e aday gösterilen bu kişi; 346 kişinin öldüğü 1943'teki Adapazarı depreminin, şehirdeki kızlı erkekli oynanan tiyatrodan kaynaklandığını söyledi! Kadınlar hakkında yazdıklarından hiç bahsetmeyeyim."
(Said Nursi, kadınlar hakkında kötü bir şey yazmamıştır. Kadın veya erkek ahlȃksızlık yapanlar hakkında bazı şeyler yazmıştır.
Onun eserlerindeki depremle ilgili bahisler için yapılan tenkitleri de yukarıda Hitler için yapılan tenkitlere paralel değerlendirmelidir. 
Deprem gibi afetlere bakış açısını irdelemek gerekirse; materyalist birinin bakışı, bu gibi hadiselerin tamamen fiziki ve doğal olduğu; tümüyle tesadüfe bağlı cereyan ettiği yönündedir.
Bazı dindar ve muhafazakȃrlara göre ise bu gibi hadiseler, insanların günahları ve isyanları sebebiyle Allah’ın onları ikazı ve cezalandırmasıdır.*
Bir değerlendirme
Kanaatimce, bu bakış açılarının biri tefrit, diğeri ifrattır.
Çünkü materyalistler, kȃinatı sahipsiz varsayıp, cereyan eden hadiselerin kendi kendine tesadüfen meydana geldiğine inanırken; muhafazakȃrlar ise sanki kendileri imtihandan muafmış gibi, kendilerini tribündeki seyirci yerine koyup, depremleri Allah’ın diğer insanları ikaz ve cezalandırması gibi görmektedirler. 
Şayet dindar bir kişi, kendisi dahil, herkesi kastederek; “Allah bizi ikaz ediyor” demiş olsa; ‘teslimiyettir!’ der, saygı duyarız, ama “Allah şunları ikaz etti, cezalandırdı” gibi hakem rolü üstlenip, Allah adına konuşması cüretkȃrlıktır, teslimiyetle ilgisi yoktur.
Menkıbe olarak anlatıldığına göre; Hz. Ömer zamanında meydana gelen bir deprem üzerine koca halife, “deprem şu şu sebeple olur, ben tövbe ediyorum siz de tövbe edin” demiş.. Yani kendini hariç tutmamış.. İşte teslimiyet budur..
Said Nursî gibi (Mevlȃna, İbni Arabi, İmam Gazali vs.) velî (Allah dostu) olan kişiler; hangi şartlar ve duygular altında, ne maksatla ve hangi makamda söylendiğini bilemediğimiz bazı şeyler söylemiş olabilirler..
Söylediklerinin mes'uliyeti kendilerine aittir. O noktada bizim o sözlerin zahirine bakarak onları yargılamamız doğru olmadığı gibi, onları taklit ederek aynı şeyleri söylememiz de doğru olmaz..

Onlar o sözlerinden masum olabilirler. Fakat, elifi görse mertek sanan bir kısım kişilerin, ortaya çıkıp aynı mertebedeymiş gibi ahkȃm kesmeleri ifrattan öte haddi aşmak olur..
Kaldı ki, depremlerle ilgili istatistiklerden bîhaber verilen hükümler bilgisizlik göstergesi olmaktan öteye geçmez..
Kısacası, Said Nursi’ye yapılan bu tür eleştirilerin önünü kesecek tashih görevi naşirlere düşmektedir..
(22) "Nurcu Yeni Asya gazetesi muhabiri, bir panele katılan CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ve HDP Milletvekili Mithat Sancar'a Said Nursi'yi sordu. (Aynı soru AKP'li Ensarioğlu'na da sorulmuş ve Said Nursi için müspet şeyler söylemiş ama yazar o kısmı görmemiş
Yeni Asya'nın manşetinde yer alan habere göre; HDP'li Mithat Sancar, Said Nursi sorusuna cevap vermezken, CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu şöyle dedi:
“Birçok aktör var, alim var. Doğru zamanda doğru şeyler söylemiş birçok alim var. Bunların birikimlerinden yapıcı bir biçimde yararlanmak lazım. Yol gösterici olması bakımından bu önemli bir husus.”
(Görüldüğü gibi, CHP'li şahsın cevabında Said Nursi adı geçmiyor. Sorulan soruya, suya sabuna dokunmayan türden, politik bir cevap veriyor.
Fakat bu sıradan sözler dahi, sol kesimce hazmedilemiyor ve bu vesile ile Said Nursi aleyhine olmadık iftira ve karalamalar yapılıyor.)

Netice-i kelȃm: Said Nursi gibi alimler, taraftarlarınca siyasî polemik konusu yapılmamalı; şahısları değil, eserleri ön plȃna çıkarılmalı ki, İslȃm karşıtlarına fırsat verilmiş olmasın.
Herhangi bir şekilde onlara karşı iftiralar atılmasına sebep olunur ise, buna sebep olanların o iftiralara karşı gereken cevabı vermesi gerekir.

Yeni Asya camiasında eli kalem tutan, bu konularda bilgi sahibi insanlar mevcuttur. 
Said Nursi aleyhinde medyada yer alan olumsuz yazılara, sadece Müfit Yüksel'in beyanatıyla yetinmeyip,  etraflı şekilde cevap vermeleri beklenir..

Önemli Not:
CHP'nin Said Nursi ile barışması, eşyanın tabiatına zıttır. Böyle birşeyi beklemek, olmayacak duaya amin demek gibidir.
Bunun olabilmesi için, ilk önce kurucu liderlerinin ilkelerinden vazgeçmeleri, altı oku değiştirmeleri gerekir..

CHP demek, M.Kemal demektir. CHP var oldukça bu durum değişmez. Aksini beklemek, temenni etmek abesle iştigaldir. 

M.Kemal'e ve S.Nursi'ye (yani onların fikirlerine, felsefelerine, dünya görüşlerine) aynı anda olumlu bakmak; zıtların tevhidi gibi mantıken mümkün olmayan bir husustur.