21 Ocak 2020 Salı

MUKADDİME'DE MEHDİ BAHSİ


İbn HALDUN
MUKADDİME Sayfa: 1168-1236

ELLİÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Mehdî hakkındaki inançlara ve bu mesele
üzerinden perdenin kaldırılmasına dair

Malûm olsun ki, çağlar boyu bütün Müslümanlar arasında yaygın olan husus şudur: Âhir zamanda mutlaka Ehl-i beytten bir adam çıkar, dini doğrular, adaleti hâkim kılar, Müslümanlar kendisine tâbi olur, bütün İslâm memleketlerini hâkimiyeti altına alır ve ona Mehdî ismi verilir. Deccal'ın çıkışı ve ondan sonra sahih bir hadiste bildirilen kıyamet alâmetleri, onu takiben meydana gelir, Mehdî'nin zuhurundan sonra Hz. İsa iner ve Deccal'ı öldürür veya Hz. İsa, Mehdî'nin zuhuru ile beraber iner ve Deccal'ın öldürülmesinde ona destek olur. Hz. İsa, namazda Mehdî'nin arkasında namaz kılar.

Mehdî'ye inananlar, hadis âlimleri tarafından rivayet edilen hadisleri delil olarak ileri sürerler. Mehdî konusunu inkâr edenler, söz konusu hadislerin doğru olduğunu kabul etmezler. Ekseriya bu rivayetlere, diğer bazı rivayetlere dayanarak karşı çıkmışlardır.

Fâtıma soyundan gelen sözü edilen Mehdî hususunda, sonraki mutasavvıfların başka bir usûlleri ve ayrı bir istidlâlleri vardır. Onlar, bu hususta ekseriya tarikatlarının esasını teşkil eden "keşif"e dayanmaktadırlar.

Şimdi biz bu konuda hadisleri, mehdîliği reddedenlerin bu hadisler hakkında tenkitleri, bunu reddederken dayandıklarını ele alacağız. Bunun ardından mutasavvıfların sözlerini ve kanaatlerini zikredeceğiz. Maksat, bu hususta doğru olanın, Allahu Taâlâ'nın izniyle ortaya çıkmasıdır.

Hadis âlimlerinden bir grup Mehdî hadislerini rivayet etmişlerdir. Bunlardan Tirmizî, Ebu Davud, İbn Mâce, Bezzâr, Hâkim, Taberanî, Ebu Ya'lâ Mevsilî bu hadisleri nakletmişler ve bunları Ali, İbn Abbas, İbn Ömer, Talha, İbn Mesud, Ebu Hureyre, Enes, Ebu Saîd Hudrî, Ürnmü Habibe, Ümmü Seleme, Sevbân, Kurra bin İyas, Ali Hilâlî, Abdullah bin Haris bin Cüz gibi sahebeden bir gruba, muhtelif senetlerle isnat etmişlerdir. İlerde bahsedeceğimiz gibi, mehdîliği reddedenler ekseriya bu hadislere itiraz etmektedirler. Ancak hadis âlimleri arasında bilinen usûle göre cerh ta'dilden 118, menfî yönde yapılan tenkitler müsbet yönde yapılan tenkitlerden önce gelir. Şu hâlde senetteki isimlerden biri hakkında; rivayette gaflete düşmek, veya hafızası iyi olmamak veya zaaf veyahut kötü bir görüşe sahip olmak şeklinde bir kınama ve tenkit bulduk mu, bu hususlar hadisin sıhhatına ve mevsukiyetine sirayet eder ve o hadisi sakat hâle getirir. "Bu gibi şeyler, (mehdîlikle ilgili hadisleri rivayet etmemiş olan) Buharî ve Müslim'in râvîlerinde bulunabilir." denilemez. Çünkü Buharî ve Müslim'in kabule şayan olduğuna ve iki kitaptaki hadislere göre hareket etmek gerektiğine dair sürekli olarak icma mevcut olagelmiştir. Yapılan itirazlara karşı en büyük korunma vasıtası icmadır.

Bu iki sahih (eserden) başkası bu derecede mevsuk değildir. Bu iki eserden başkasında nakledilen hadislerin rivayetlerini, Süheylî (öl.1185)'nin naklettiğine göre tenkit etmek câizdir. Bu, hadis imamlarından nakledilmiş bir sözdür. Ebu Bekir bin Ebu Haysem (öl. 893), Mehdî hakkında nakledilen hadisleri toplamak hususunda çok çalışmıştır.

Süheylî diyor ki: "Mehdî ile ilgili hadislerin senet yönünden en garip olanı, Ebu Bekr bin İskâf (öl. 969)'in Fevâidü'l-Ahbâr'da, bahsettiği ve Mâlik bin Enes'e isnat ederek rivayet ettiği şu hadistir: Muhammed bin Münkedir (öl. 747), Câbir (öl. 692)'den, o da Mâlik bin Enes'ten, Resûlullah'ın (s.a.) şöyle dediğini rivayet etmiştir: 'Mehdî'yi tekzip eden, onun zuhurunu inkâr eden kâfir olur, Deccal'a inanmayan da kâfir (ve kâzib) olur.'"
Süheylî: "Zannediyorum ki, kıyametin kopmasının bir alâmeti olarak güneşin batı cihetinden doğmasını yalanlayanlar hakkında da (hadislerde) böyle ifadeler kullanılmıştır." der.

Bu hadisteki abartıyı bilmek gerekir. Hadisin senedinde Mâlik bin Enes'e varan silsile ve râvîlerin sıhhatini da sadece Allah bilir. Bununla beraber Ebu Bekir İskâf onların nazarında hadis uydurandır.

Tirmizî ile Ebu Davud, kendi senetleriyle, yedi kıraat imamından biri olan Âsim bin Ebu Necud (öl. 744)'dan o da Zırr bin Hubeyş (öl. 699)'ten o da Abdullah bin Mesud'dan, Nebî'nin (s.a.) şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Dünyanın bir günden fazla ömrü kalmasa, (hadisin, Zaide bin Kudame, öl. 776, rivayetine göre:) yine de Allah o günü uzatır ve benden veya (diğer bir rivayette) Ehl-i beytimden olup da ismi ismime, babasının ismi de babamın ismine mutabık olan (yani Muhammed bin Abdullah namında) bir adamı, o gün içinde (Mehdî olarak) gönderir." Ebu Davud hadisi bu şekilde nakleder. Ebu Davud, hadisi rivayet ettikten sonra susar. Risâle'sinde de: "Eserimde naklettiğim ve hakkında bir şey söylemediğim hadisler salihtir119." der.

Tirmizî'nin rivayeti şöyledir: "Ehl-i beytimden olup da ismi ismime muvafık olan bir şahıs çıkıp Arapları hükmü altına almadıkça, dünya yıkılmaz, kıyamet kopmaz."

Diğer bir rivayetinde de: "Ehl-i beytimden bir kişi iş başına gelmedikçe..." şeklindedir. Tirmizî: "Her ikisi de hasen-i sahih hadistir." diye ekler.

Tirmizî, (Âsım yoluyla rivayet ettiği), bu hadisi, diğer bir yolla Ebu Hureyre'den mevkuf120 olarak da nakleder.

Hâkim şöyle der: "Bu hadisi Sevrî (öl 777), Şu'be (öl. 776), Zaide ve Müslümanların imamlarından olan daha başka şahıslar Âsim'dan nakletmişlerdir." Hâkim der ki: "Âsım'ın Zırr, onun da Abdullah (bin Mesud)'dan yaptığı rivayetlerin ve tariklerin hepsi, sahihtir. Nitekim Âsım'dan gelen haber ve rivayetlerin delil olabileceğini ispat etmiş bulunmaktayım. Bunun sebebi, Âsım'ın Müslümanların imamlarından olmasıdır." Hâkim'in söyledikleri burada bitmiştir.

Ahmed bin Hanbel ise Asım hakkında şöyle diyor: "Asım salih insanlardan olup, kıraat ilmi bilgini, hayırlı ve rivayeti doğru bir zattı. Fakat A'meş (öl. 764)'in hıfzı ve ezberi ondan daha iyi idi. Hadisin sıhhatini tespit hususunda Şu'be A'meş'i ona tercih ederdi."

İ c l î : "Âsım'ın, Zırr ve Ebu Vâil'den olan rivayeti hususunda ihtilâf edilir ve tereddüt gösterilirdi." der ve bununla Âsim'in bu iki zattan olan rivayetlerinin zaafına işaret ederdi.

Muhammed bin Sa'd ise (Tabakat'ında): "Âsım, rivayetine güvenilen bir zattır, fakat rivayetinde yanılmaları çoktur." der.

Yakub bin Süfyan (öl. 891) ise onun hakkında: "Hadisleri zabıtsızdır, karışıktır." der.

Abdurrahman bin Ebî Hatem (öl. 939) diyor ki: "Babama, (Muhammed bin İdris'e) (ö. 890), Ebu Zur'a (öl. 878): "Âsim mevsuk bir râvîdir, diyor ne dersiniz? diye sordum: 'Bu, yerinde bir söz değildir, o bu tabakaya dâhil olamaz.' dedi."

İbn Ulayya (öl. 809), onun hakkında konuşmuştur: "İsmi Âsim olanlardan hiç birinin hıfzı ve ezberi iyi değildir."

Ebu Hâtûn: "Bana göre onun yeri doğruluk /mahallidir, doğrular tabakasına girer, hadisi de sâlihtir, fakat bu vasfı, hadis hafızı olabilecek derecede değildi." demiştir.

Âsim hakkındaki Nesaî'nin sözü değişiktir. İbn Hiraş (öl. 857): "Âsım'ın hadisi münkerdir." der.

Ebu Cafer Ukaylî (öl. 934): "Âsım'da, hafızasının zayıf oluşundan başka bir şey yoktu." der.

Dâre Kutnî (öl. 995): "Âsım'ın hafızası sağlam değildi." der.

Yahya Kettanî (öl. 813): "İsmi Âsım olan hiç bir kişi bulmadım ki, ezberi fena olmamış olsun." demiştir. Yine o şöyle der: "Şu'be'nin şöyle dediğini işitmiştim: Âsım bin Ebî Necud bize hadis rivayet eder, hadis âlimleri ise onun hakkında ileri geri lâf ederlerdi."

Zehebî diyor ki: "Âsım kıraatta mevsuk ve mutemet idi, ama hadiste böyle değildi. Gayet doğru ve çok anlayışlıdır. Hadisi de hasendir. Biri çıkar da Buharî ile Müslim'in ondan hadis rivayet etmesini delil olarak ileri sürerse; Evet rivayet ettiler, ama onun rivayetlerini başka yollarla teyit ettikten sonra rivayet ettiler, yoksa bu gibi kayıtlara tâbi olmadan esas itibarıyla ondan hadis rivayet etmemişlerdir." Doğruyu en iyi Allah bilir.

Ebu Davud, bu konu hakkında Hz. Ali'ye (r.a.) varan bir senetle şu hadisi rivayet eder: Fıtr bin Halife (öl. 770), Kasım bin Ebu Bezze (öl. yaklaşık 742)'den, o Ebu Tufayl (öl. 718)'den, o da Hz. Ali'den rivayet etmiştir. Resûlullah (s.a.) şöyle demiştir: "Âlemin bir günden fazla mevcut olma müddeti kalmasa, yine de Allah zulüm ile dolu olan âlemi adaletle doldurmak için mutlaka Ehl-i beytimden olan bir kişiyi (Mehdî olarak) gönderir."

Fıtr bin Halife, her ne kadar Ahmed (bin Hanbel), Yahya bin Kattân, İbn Maîn (öl. 848), Nesaî ve daha başkaları kendisini tevsik etmişlerse de, İclî onun hakkında: "Naklettiği hadisler hasendir, ama kendisinde biraz Şiîlik vardır." demiştir. Bir kere İbn Maîn onun hakkında: "Mevsuk bir Şiîdir." demişti.

Ahmed bin Abdullah bin Yunus (öl. 842), "Fıtr merdûd (matrûh) ve metruk bir râvîdir, yanına uğrardık ama kendisinden hadis yazmazdık." demiştir. Diğer bir keresinde: "Fıtr'a uğrar, ama onu köpek gibi değersiz görerek terk ederdik." demiştir.

Dâre Kutnî: "Fıtr hüccet ve delil olarak ileri sürülemez.", Ebu Bekr bin Ayyaş (öl. 807): "Sırf fena inançlarından dolayı Fıtr'dan hadis rivayetini terk ettim.", demişti. Cüzcânî (öl. 873), "Fıtr sapık ve mevsuk olmayan bir kişidir.", demiştir. (Ahmed bin Hanbel'den yapılan) nakil burada bitiyor.

Ebu Davud dahi Hz. Ali'ye (r.a.) varan bir senetle aşağıdaki hadisi rivayet etmiştir:

"Harun bin Mugîre, Ömer bin Ebu Kays'tan, o, Şuayb bin Ebu Hâlid'den, o, Ebu İshak Şebiî'den rivayet eder: Hz. Ali, oğlu Hasan'a bakarak: Şu oğlum, Resûlullah'ın (s.a.) isimlendirmiş olduğu gibi bir seyyid ve bir efendidir, onun sulbünden, Peygamberimizin ismi ile isimlenen bir kişi zuhur edecek, beden itibarıyla ona benzeyecek. Zulüm ile dolu olan arzı adaletle dolduracak."

Harun (bin Mugire) anlatıyor: "Bize Ömer bin Ebu Kays, ona Mutarrıf bin Tarif, ona Ebu Hasan, ona Hilâl bin Amr, haber vermiştir: Hilâl'in rivayetine göre Hz. Ali, Peygamberin (s.a.) şöyle dediğini nakletmiştir: Mâverâünnehir'den Mansur denilen bir adam öncülüğünde Haris bin Harras denilen bir kişi zuhur edecek, tıpkı Kureyş'in Resûlullah'a (s.a.) yapmış olduğu gibi Mansur da Âl-i Muhammed'e arka çıkacak ve onlara yol açacak. Hermüminin ona yardımcı olması (diğer bir rivayette) veya davetine icabet etmesi vaciptir." Ebu Davud bu sözleri naklettikten sonra susar, senet tenkidi yapmaz. Diğer bir yerde; "Hadisin râvîsi Harun bir Şiî çocuğudur, Süleymanî (öl. 1014) onun hakkında: Üzerinde durulmalı ve düşünülmelidir." der, Ebu Davud, Ömer bin Ebu Kays hakkında: "Fena sayılmaz, ama hadisinde hata var." der. Zehebî, onun için: "Gayet doğru sözlüdür, ama kuruntusu da çoktur." demiştir. Ebu İshak Sebiî'ye gelince; gerçi Buharî ve Müslim ondan hadis rivayet etmişlerdir, ama ömrünün sonunda bunadığı da sabittir. Hz. Ali'den yaptığı rivayetler kesiktir. Ebu Davud'un, Harun bin Mugîre'den olan rivayeti de böyledir. İkinci senede gelince; bundaki Ebu Hasan ve Hilâl bin Ömer isimleri meçhuldür. Ebu Hasan, sadece Mutarrif bin Tarife'nin kendisinden yaptığı rivayet yolu ile bilinmektedir.

Yine Ebu Davud Ümmü Seleme'den, aynı şekilde İbn Mâce ve Müstedrek'te, Hâkim, Ali bin Nüfeyl (öl. 742), o Said bin Müseyyeb'ten, o da Ümmü Seleme'den rivayet ederler. Ümmü Seleme, Resûlullah'ın (s.a.): "Mehdî Fatma evladındandır." dediğini işittim, demiştir. Hâkim'in ifadesi: "Mehdî'den bahsederken Resûlullah'ı (s.a.) dinlemiş ve: Evet, o haktır ve Fatma oğullarındandır, dediğini işitmiştim." şeklindedir. Hâkim bu hadisin senedi hakkında konuşmamış, sahihtir veya değildir, dememiştir. Ebu Cafer Ukaylî ise bu hadisin zayıf olduğuna hükmetmiş ve: "Ali bin Nüfeyl'in bu rivayeti başka yollardan teyid edilmiyor, bu hadis sadece bu zat vasıtasıyla biliniyor, başkası ona iştirak etmiyor." demiştir.

Ebu Davud, Ümmü Seleme'den rivayet eder: "Ebu Halil Salih'ten, o da kendi arkadaşlarından birinden, o da Ümmü Seleme'den (Hz. Peygamber'in şöyle) dediğini rivayet etmiştir: Bir Halife ölünce ihtilâf başgösterir, Medine'den çıkan bir adam Mekke'ye kaçar. Mekke halkı onun etrafında toplanır, kendisi istemediği hâlde, onu bulunduğu yerden alıp Kâbe'ye getirirler, burada rükn ile Makam-ı İbrahim arasında ona biat ederler. Bununla savaşmak için Suriye'den askerî birlikler gönderilir. Bu birlik Mekke ile Medine arasındaki çölde yere batar. Halk bu hârikayı görünce Şam halkının velîleri ve Irak halkının kabileleri gelerek ona biat ederler. Sonra Kureyş'ten bir kişi ortaya çıkar, bunun dayıları kelb (kabilesin)dendir. Mekke'deki zat bunlara karşı askerî bir birlik gönderir, bu birlik onlara galip gelir. Kelb'in askerî birliği, (onlara karşı gönderilen askerî birlik) budur. Kelpten alınan ganimette hazır bulunmayanlar mahrum kalırlar. O, malları taksim eder, halka, Nebilerinin (s.a.) sünnetine göre muamele yapar, İslâmın yeryüzündeki hâkimiyetini yerleştirir. Yedi sene halife olarak böyle kalır. Sonra ölür, halk da onun cenaze namazını kılar." Ebu Davud, bazı muhaddisler, bu hadisin Hişâm'dan (öl. 762) olan rivayetinde, zikredilen zatın dokuz sene halife olarak kalacağını söylemişlerdir.

Ebu Davud bunu Ebu Halil -Abdullah bin Haris (öl. 698) Ümmü Seleme yoluyla da rivayet etmiş, bu suretle ilk isnatta müphem olan, isim (yani Abdullah bin Haris ismi) ortaya çıkmıştır. Hadisin senedindeki râvîler, Buharî ve Müslim hadislerinin senetlerindeki râvîlerdir. Bu râvîler kötülenemez. Fakat şöyle de denilmiştir: (Aslında bu hadis) Katâde (öl. 735)'nin Ebu Halil'den olan bir rivayetidir. Katâde ise müdellistir, hadisi tedlis121 suretiyle rivayet eder, Bu hadisi an'ane ile ve mu'an'an122 olarak rivayet etmiştir. Sema'ını123 tasrih ettikleri müstesna, tedlis yapan bir kimsenin hadisi kabul edilemez. Ayrıca yukarıdaki hadiste açık bir şekilde Mehdî'den de bahsedilmemektedir. Fakat yine de Ebu Davud'un bunu Mehdî bahsinde rivayet etmesi, hadisin bu mesele ile alâkalı olduğuna işaret sayılır.

Yine Ebu Davud'un rivayet ettiği, Hâkim'in ise İmran Kattân-Katâde-Ebu Nadra (öl. 726) senedi ile Ebu Saîd Hudrî'den rivayet ederek onu takviye ettiği bir hadiste Resûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Mehdî bendendir (soyumdan zuhur edecektir). Alnı geniş, burnun ön tarafı yüksek, ortası alçakçadır. Zulüm ve haksızlıkla dolan yeryüzünü, adalet ve eşitlikle dolduracak ve yedi sene işbaşında kalacaktır."

Ebu, Davud'un ifadesi budur. O bunu nakleder ve tenkit etmeden susar. Hâkim'in ifadesi ise şöyledir: "Mehdî bizden yani Ehl-i beyttendir, şekli güzel, burnu düzgün, (saçları döküldüğü için) alnı açıktır. Cevr u cefa ile dolu olan dünyayı adi ve ihsan ile dolduracaktır. Hz. Peygamber sol elindeki parmakları açtı, sağ elindeki parmaklardan da üçünü kapatarak ikisini açtı ve: 'İşte bu kadar, yani yedi sene yaşayacaktır.' diye işaret etti." Hâkim, gerçi Buharî ve Müslim rivayet etmemişlerdir, ama bu hadis Müslim'in şartlarına göre sahihtir, demiştir.

Delil sayılıp sayılmama bakımından İmrân Kattân üzerinde ihtilâf edilmiştir. Buharî, esas itibarıyla değil, istişhad124 ve mutabaat125 yoluyla ondan hadis rivayet etmiştir. Yahya Kattân, ondan hadis rivayet etmezdi. Yahya bin Maîn bir kere: "O, kuvvetli değildir." demiş, diğer bir seferinde de: "O, hiçbir şeydir." demişti. Ahmed bin Hanbel: "Ümit ederim hadisi salihtir." demişti. Yezid bin Zurey' (öl. 798), "O Hâricî idi, ehl-i kıblenin (ve hâricî olmayan Müslümanların) katledilmeleri görüşünde idi." demişti. Nesaî: "O, zayıftır.", demişti. Ebu Ubeyd Acurrî: "Bu zatı Ebu Davud'a sordum, şöyle dedi: 'Hadisi, hasen olanlardandır, hakkında hayırdan başka bir şey işitmedim.'" Diğer bir seferinde de ondan bahsederken şöyle demişti: "Zayıf bir râvîdir. İbrahim bin Abdullah bin Hasan zamanında, kan dökülmesini, câiz gören şiddetli fetvalar vermişti."

Tirmizî, İbn Mâce ve Hâkim, Zeyd Ammî'den, O Ebu Sıddık Nâci (öl. 726)'den, o da Ebu Saîd Hudrî'den şunu nakletmiştir: "Ebu SaÎd Hudrî diyor ki (Hz. Peygamberin vefatından sonra) bazı şeylerin vukua geleceğinden endişe ettik.Onun için bu hususu Nebî'ye (s.a.) sorduk. Dedi ki: 'Ümmetimden bir Mehdî zuhur ve huruç eder. Beş veya yedi veyahut da dokuz yaşar.' - Sayıdaki ziyadelik ve tereddüt, şüpheye düşen râviye aittir-. Bu sayı neyi ifade ediyor dedik. 'Seneleri' dedi. Peygamber sözüne devamla: 'Bir adam gelir ve; 'Ya Mehdî bana ihsanda bulun.' der. O da, bu adamın eteklerine taşıyabileceği kadar para atar."

Tirmizî'nin ifadesi budur. Tirmizî, "Bu hadis hasendir." diye de ekler. Ebu Saîd Hudrî'nin Nebî'den (s.a.) naklettiği bu hadis, başka yolla da rivayet edilir.

İbn Mâce ve Hâkim'in rivayeti şöyledir: "Ümmetimden bir Mehdî zuhur eder, ömrü kısa olursa yedi, aksi takdirde dokuz sene hüküm sürer. Ümmetim onun devrinde, hiçbir zaman benzerini görmedikleri nimet içinde yaşar. Toprak bol bol ürün verir, onun için hiç bir şey biriktirme ihtiyacı olmaz. O zaman mal, ayaklar altında çiğnenecek kadar çok olur. Adamın biri kalkar ve: 'Ya mehdî bana da ver.' der. O da, (istediğin kadar) al, der." Hadis burada bitiyor.

Zeyd Ammî, her ne kadar Dâre Kutnî, Ahmed bin Hanbel ve Yahya bin Maîn: "Bu zat salihtir." demişler ve ayrıca Ahmed bin Hanbel: "O Yezid Rakâşî ve Fadl bin İsa'dan daha üstündür." demişse de, Ebu Hâtim onun hakkında: "Zayıftır, hadisi yazılır ama onu delil getirmek doğru olmaz." demiştir. Diğer bir rivayete göre Yahya bin Maîn onun hakkında; "O hiçbir şey değildir." demiş, başka bir rivayete göre, "Hadisi yazılabilir ama, kendisi zayıftır." demiştir. Cüzcânî, onun için: "Sözünü sıkı bir şekilde muhafaza eder, bildiği her şeyi söylemez." ; Ebu Zur'a: "Kuvvetli değildir, naklettiği hadisler zayıf ve sakattır." ; Ebu Hâtim: "Hiç de öyle değil, (fena sayılmaz), Şu'be ondan hadis rivayet etmiştir"; Nesaî: "O zayıf biridir." ; İbn Âdi (öl. 976): "Umumiyetle onun rivayetleri de ondan rivayet edenler de zayıftırlar." demişlerdir. Hâlbuki diğer taraftan Şu'be (gibi kuvvetli bir râvî) ondan hadis rivayet etmiştir. Galiba Şu'be: "Ondan daha zayıf olan diğer birinden hadis rivayet etmemiştir." demiştir.

Tirmizî'nin Zeyd'den bu hadisi rivayeti, Müslim'in (Sahih'inde) Câbir'den nakletmiş olduğu şu hadisin tefsiri kabilindendir, denilebilir: Resûlullah: "Âhir zamanda ümmetimde bir halife olacak, sayarak değil, saçarak mal dağıtacak." hadisini Câbir'den: "Halifelerinizden, mal saçan ve avuç avuç dağıtan bir halife vardır." hadisini Ebu Saîd'den: "Âhir zamanda bir halife olacak, malı taksim edecek ama saymayacak." hadisini, yine Câbir'le Ebu Saîd'den; ama başka tariklerden rivayet etmiştir.

Görülüyor ki, Müslim hadislerinde Mehdî ismi geçmemektedir. Bundan maksadın Mehdî olduğuna dair de ortada bir delil yoktur.

Hâkim dahi Avf Arabî'den (öl. 678), o, Ebu Sıddık Nâci'den, o da Ebu Saîd Hudrî'den nakleder: "Resûlullah (s.a.) der ki: Dünya haksızlık, zulüm ve husumetle dolmadıkça kıyamet kopmaz. Sonra Ehl-i beytimden bir adam çıkar. Zulüm ve husumetle dolu olan yeryüzünü adalet ve eşitlikle doldurur."

Hâkim bu hadis için: "Buharı ve Müslim şartları üzere sahihtir. Fakat bunlar tarafından rivayet edilmemiştir." der.

Hâkim, Süleyman bin Abîd'in (Ubeyd'in), Ebu Sıddık Nâci'nin, Ebu Saîd Hudrî'nin olan rivayetine göre dahi bu hadisi şu şekilde nakletmiştir: "Âhir zamanda ümmetimden bir Mehdî huruç eder. Allah, onun yüzüsuyu hürmetine rahmet yağdırır. Yer bitki bitirir, malları adaletle verir, ihsanda bulunur, hayvanların sayısı artar, ümmet büyür ve çoğalır. Yedi veya sekiz sene (hüküm sürerek) yaşar."

Hâkim bu hadis için: "İsnadı sahihtir ama Buharî ve Müslim bunu rivayet etmemişlerdir." demiştir. Hâlbuki, Kütüb-i Sitte müelliflerinden hiç biri Süleyman bin Abîd'in hadisini rivayet
etmemiştir. Fakat İbn Hibban, bu zatı mevsuk râvîler arasında zikretmiştir. Herhangi bir kimsenin bu zat hakkında ileri geri laf ettiklerine dair de bir şey yoktur.

Hâkim, Esed bin Musa (öl. 749) yolu ile Hammâd bin Seleme (öl. 784) 'den, o Matar Verrak (öl. 757) ile Ebu Harun Abdî'den, bunlar da Ebu Sıddık Nâci'den rivayet ederler ki, Resûlullah (s.a.) şöyle demiştir: "Yeryüzü haksızlık ve zulümle dolar, bunun üzerine ehl-i beytimden bir kişi ortaya çıkar. Yedi veya dokuz sene hüküm sürer. Zulüm ve haksızlıkla dolu olan dünyayı, adaletle doldurur."

Hâkim bu hadis için: "Müslim'in şartı üzere sahihtir." der. Hâkim'in, "Müslim'in şartı üzere", demesi, Müslim'in, Hammâd bin Seleme'den ve onun şeyhi Matar Varrak'tan hadis rivayet etmiş olması, ama diğer şeyhi Ebu Harun Abdî'den rivayet etmemiş olmasıdır. Bunun sebebi de Ebu Harun'un gayet zayıf ve yalancı olmakla suçlanan bir râvî olmasıdır. Onu zayıf saymaları hakkındaki hadis âlimlerinin sözlerini uzun uzadıya nakletmeye ihtiyaç yoktur.

Bu hadisi Hammâd bin Seleme'den rivayet eden diğer râvî "Esadü's-Sünne" (sünnetin aslanı) unvanını alan Esed bin Musa'dır. Buharî onun tarafından rivayet edilen hadisi meşhur demiş ve "Sahih"inde onun rivayetini bazı hadislerin doğruluğuna delil olarak anmış; Ebu Davud ile Nesaî de onun rivayetini bir delil olarak göstermiş iseler de, Ebu Davud eserinin diğer bir yerinde: "O, sikadir (mevsuktur), fakat eser yazmamış olsaydı, hakkında daha hayırlı olurdu." der. Muhammed bin Hazm ise onun rivayetinin inkâr ve itirazla karşılandığını zikreder.

Hadisi, Hammâd bin Seleme'den rivayet eden ve Esedu's-sünne (sünnetin aslanı) unvanını alan Esed bin Musa'ya gelince: "Buharî onun hakkında; Hadisi meşhurdur, demiş, Sahih''inde onu şahit olarak zikretmiş, bazı senetleri onun rivayetiyle de te'yîd, etmiştir, Ebu Davud ile Nesaî ise onu delil saymışlardır. Lakin Nesaî, başka bir seferinde, O, mevsuk bir râvidir ama hiç eser yazmamış olsaydı, hakkında daha hayırlı olurdu, demiştir. Muhammed bin Hazım, onun hakkında, naklettiği hadisler münkerdir, demiştir", demektedir.

Tabarânî, bu hadisi, Mu'cemu'l-Evsat'ında, Ebu Vâsil Abdulhamid bin Vâsıl'dan, o da Sıddık Nâci'den, o da Benu Bedele'den biri olan Hasan bin Yezid Said'den ve o da Ebu Saîd Hudrî'den rivayet etmişlerdir, Ebu Saîd: "Resûlullah'ınşöyle dediğini işittim." der: "Ümmetimden bir kişi zuhur eder, sünnetime göre hareket eder ve konuşur. Allah onun için semadan yağmur indirir, duası ile rahmet yağar, bu sayede toprak bereketlenir. Zulüm ve haksızlıkla dolu olan dünya onun vasıtasıyla adalet ve eşitlikle dolar. Yedi sene bu ümmetin başında kalarak onları idare eder ve Beytü'l- makdis'te ikamet eder."

Tabarânî bu hadisi bu şekilde naklettikten sonra şöyle der: "Bir zümre bu hadisi Ebu Sıddık'tan rivayet etmiş ise de, Ebu Vâsıl hâriç olmak üzere, bunlardan hiçbiri Ebu Sıddık ile Ebu Saîd arasına diğer bir râvînin adını sokmamıştır. Ebu Vâsıl ise bu hadisi Hasan bin Yezid vasıtasıyla Ebu Saîd'den rivayet etmiştir." Tabarânî'nin sözü burada bitiyor.

Burada zikredilen edilen Hasan bin Yezid, İbn Ebî Hâtim tarafından zikredilmiştir. Fakat, o, buzatın sadece bu senetteki Ebu Saîd'den olan rivayetini ve Ebu Sıddık'ın ondan olan rivayetini biliyor, ona dair başka bir şey bilmiyor. Zehebî, "Mizan"ında: "Bu zat meçhuldür, lakin İbn Ebî Hâtim kendisini mevsuk râvîler arasında zikretmiştir." der. Ebu Sıddık'tan bu hadisi rivayet etmiş olan Ebu Vâsıl'a gelince, Kütüb-i Sitte müelliflerinden hiçbiri ondan hadis rivayet etmemişlerdir, İbn Hibban, bu zatı ikinci derecedeki mevsuk râvîler arasında zikretmiştir. Yine: "Onun hakkında, Enes'ten hadis rivayet etmiştir, kendisinden de Şu'be ve Attab bin Beşir hadis rivayet etmişlerdir." Der

İbn Mâce, Kitabus-Sünen'de, Yezid bin Ebu Ziyad (öl. 753)'in, İbrahim (Nehaî'den), o da Alkame (bin Kays)'tan, Abdullah bin Mesud'un şu hadisini rivayet eder: İbn Mesud diyor ki: "Resûlullah'ın (s.a.) yanında otururken, Haşimîlerden bir gurup genç çıkageldi. Resûlullah (s.a.) bunları görünce, rengi değişti ve gözleri yaşardı. Dedim ki: 'Yüzünde bulunmasını arzu etmediğimiz bir hâl görmekteyiz.' Şöyle dedi: 'Biz Ehl-i beytiz, Allah bizim ahiretimizi dünyamıza tercih etmiştir. Benden sonra Ehl-i beytim felâketlere uğrayacaklar, sürülecekler, kovulacaklar, derken doğu tarafından bayrakları siyah olan bir kavim çıkacak, hayır isteyecek (sulh yolu ile halifeliğin kendine devredilmesini talep edecek). Fakat istedikleri şey kendilerine verilmeyecek. Bunun üzerine harp edecekler ve zafere ulaşacaklar. O vakit, istedikleri hayır kendilerine verilecek ama (bütün yeryüzükendilerine verilmedikçe) bu sefer de onlar bunu kabul etmeyecekler. En sonunda bunu Ehl-i beytimden bir kişinin üzerine atacaklar. O da, öncekilerin haksızlıkla doldurdukları dünyayı adalet ve eşitlikle doldurur. Sizden biriniz, o zamana yetişecek olursa, karlar üzerinde sürünmek pahasına bile olsa, onlara katılsın."

Bu hadis, muhaddisler arasında "râyât hadisi"126 diye bilinmektedir. Bu hadisin râvîsi olan Yezid bin Ebu Ziyad hakkında Şu'be: "Bol bol hadis ref ederdi." , yani merfû127 olarak bilinmeyen hadisleri merfû olarak rivayet ederdi." demiştir. Muhammed bin Fudayl (öl. 810); "O, Şiî imamlarının büyüklerinden idi." diyor. Ahmed bin Hanbel; "Hadis hafızı değildi." diyor. Başka bir defasında: "Rivayet ettiği hadis öyle (iyi) değildi." demiştir. Yahya bin Maîn: "O, zayıftır." der. İclî: "Hadisi câizdir, fena sayılmaz, sonunda telkin ederdi." yani anladıklarını hadise eklerdi, demiştir. Ebu Zur'a: "Mülayim ve münasip bir kişidir. Hadisi yazılır ama delil sayılmaz.", demiştir. Ebu Hâtim: "Kuvvetli değildi."; Cüzcânî: "Muhaddislerin onun hadisini zayıf saydıklarını işitmiştim."; Ebu Davud: "Ondan hadis rivayet etmeyi terk eden birini görmedim ama benim için başkaları ondan daha iyidir." ; İbn Adî: "O Küfe Şiîlerindendir, zayıf olmakla beraber hadisi yazılabilir." demişlerdir. Gerçi Müslim ondan hadis rivayet etmiştir ama, diğer bir rivayetini yit için şahit olarak zikretmiştir.

Özetlersek; muhaddislerin çoğu onun zayıf bir râvî olduğunu kabul etmişlerdir. Hadis imamları, bu hadisin zayıf olduğunu açıkça ifade etmişlerdir. Adı geçen Yezid'in İbrahim'den,
onun Alkame'den, onun da İbn Mesud'dan rivayet ettiği hadis "Râyât" (bayraklar hadisi) diye bilinmektedir. Veki' bin Cerrah (öl. 812) onun hakkında; "Hiçbir şey değildir." demiş,  Ahmed bin Hanbel de aynı şeyi söylemiştir. Ebu Kudâme (öl. 855), Bayraklarla ilgili olmak üzere: "Yezid'in İbrahim'den rivayet ettiği hadis hakkında Ebu Usame'nin şöyle dediğini işitmiştim: 'Yezid, bu hadisin doğru olduğunu göstermek için elli kere pekiştire pekiştire yemin etse bile, yine inanmam. Allah aşkına İbrahim Nehaî'nin yolu bu mu idi? Alkame'nin mezhebi ve inancı böyle mi idi? İbn Mesud'un kanaati bu mu idi ve Ukaylî bu hadisi Zuafa'da zayıflar arasında nakletmiş, Zehebî ise bu, hadis sahih değildir.' demiştir."

İbn Mâce, Yasin İclî'den, o İbrahim bin Muhammed bin Hanefıye'den, o babasından, o da ceddi (Hz. Ali)'den rivayet ederek demiştir ki: "Hz. Ali (r.a.) Resûlullah'ın (s.a.); Mehdî bizim Ehl-i beytimizdendir. Allah bir gecede o sayede (âlemi) düzeltecektir, dediğini nakletmiştir."

Gerçi İbn Maîn, Yasin İclî için; "Fena bir râvi değildir.", demiştir, ama Buharî: "Fîhi nazarun."128 demiştir. Buharî'nin bir râvî hakkında böyle konuşması, onu sön derece zayıf saydığını gösterir. İbn Adî "Kâmil"inde ve Zehebî "Mizan"ında bu hadisi münker görerek (sıhhatini inkâr ederek) nakletmişlerdir. Zehebî, "Zaten Yasin sadece bu rivayetiyle bilinmektedir.", demiştir.

Ta b a r â n î, "Mu'cemu'l-Evsat"ında Hz. Ali (r.a.)'nin Hz. Peygamber (s.a.)'den şunu sorduğunu nakleder: "Ya Resûlallah, Mehdî bizden midir, yoksa başkasından mıdır?" Peygamber cevap verir: 'Hiç şüphen olmasın ki, o bizdendir. Allah bizi bu işin fatihası yaptığı gibi hatimesi de yapacaktır, bizimle başladığı işi, bizimle bitirecektir. İnsanlar bizim vasıtamızla şirkten kurtulurlar, aralarındaki açık düşmanlığıbizim sayemizde gidererek gönülleri sevgi ile kaynaştırır. Nitekim şirke dayanan düşmanlıktan sonra da insanların kalplerini bizim vasıtamızla kaynaştırmıştır.' Hz. Ali: '(Mehdî zuhur ettiğinde) insanlar mümin mi, yoksa kâfir mi olacaklar?' diye sorunca, Hz. Peygamber: 'Fitneye düşmüş ve kâfir olacaklar.' diye cevap vermişti." İktibas burada sona ermiştir.

Bu hadisin râvîlerinden biri olan Abdullah bin Lehia (öl. 790) zayıftır, hali malûmdur. Diğer bir râvî Amr bin Câbir, Hadramî (öl. 738) ondan daha zayıftır. Ahmed bin Hanbel: "Câbir münker hadisler rivayet etmiştir. Yalan söylediği de bana ulaşmıştır." demiştir. Nesaî: "O mevsuk değildir.", dedikten sonra ekler: "Lehîa akılca zayıf ahmak bir kişi idi, derdi ki: 'Hz. Ali, bulutlardadır, bizimle beraber oturur, bir bulut görünce, işte Hz. Ali, bulut içinde geçti gitti.' derdi."

Tabarânî, Hz. Ali (r.a.)'den şunu rivayet eder: "Resûlullah (s.a.) şöyle demiştir: Âhir zamanda fitneler zuhur edecek, ocaktaki altına ne vaki olursa, o zamandaki insanların başına da o gelecek, şu halde Şamlıların şerli olanlarına sövün, hepsine sövmeyin, çünkü içlerinde velîler de vardır. Şam halkının üzerine semadan şiddetli bir fırtına gönderiliverir de bu suretle cemaatleri dağıtılır. O hâle gelirler ki, tilkilerle savaşsalar, onlara bile mağlûp olurlar, işte o vakit, Ehl-i beytimden biri, üç bayrak altında ortaya atılır. Askerlerin sayısını en çok tahmin eden 15 bin, en az talimin eden 12 bindir, der. Bunların parolası (Bedir'de Müslümanların parolası olan Emit, emit, yani) öldür, öldür, olur. Yedi bayrakla karşılaşırlar, her birinin altında mülk peşinde koşan bir adam vardır. Allah onların tümünü katleder, Müslümanları, birbiriyle ülfet etme, nimet içinde yaşama, uzaktakilerle yakındakilerin beraber ve birlikte olması haline iade eder."

Bu hadisin râvîlerinden biri, Abdullah bin Lehîa'dır. Bu zat, zayıf bir râvî olup hâli malûmdur. Hâkim bu hadisi Müstedrek'te rivayet etmiş ve: "Senedi sahihtir, ama Buharî ve Müslim tarafından rivayet edilmemiştir." demiştir. Hâkim'in rivayetinde: "Bir Haşimî zuhur eder, Allah o sayede Müslümanları eski birliklerine iade eder..." ilâvesi vardır. Onun senedinde İbn Lehîa yoktur. Dediği gibi isnadı sahihtir.

H â k i m , Müstedrek'te Ebu Tufeyl'in Muhammed bin Hanefîye'den yaptığı rivayet yolu ile Hz. Ali'den (r.a.) şunu nakleder: Muhammed Hanefîye diyor ki: "Ali (r.a.)'nin yanında bulunduğumuz bir sırada adamın biri ona Mehdî'den sordu. Ali: 'Heyhat!' dedi, sonra yedi parmağını büktü ve: 'O, âhir zamanda bir adam, Allah Allah, dediği için katlolunduğu vakit zuhur eder. Allah onun etrafında küme bulutlar gibi kenetlenmiş bir gurup meydana getirir. Bunların kalplerini kaynaştırdığı için herhangi bir kimsenin kendilerinden uzak kalmasına üzülmez, aralarına girmesine de sevinmezler. Sayıları, Bedir gazilerinin sayısı kadardır. Benu İsrail zamanında Tâlût 129 ile nehri geçenlerin adedi miktarıdır.' Faziletçe) öncekiler onları geçemez, sonrakiler kendilerine yetişemezler." Ebu Tufeyl diyor ki: "İbn Hanefîye: 'Sen onu (görmek) ister misin?' diye sordu. 'Evet.' dedim. (Mekke'deki iki dağı göstererek) Mehdî şu iki Ahşebten Ebu Kubeys ve Ahmer dağlarından çıkacaktır.' dedi. Dedim ki: 'Şu hâlde vallahi ölünceye kadar buradan ayrılmayacağım, asla burayı terk etmeyeceğim.' Ve o orada, yani Mekke'de öldü. Hâkim, bu hadis Buharî ve Müslim'in şartları üzere sahihtir, demiştir."

Vakidî ise: "Bu hadis ancak Müslim'in şartlarına göre doğrudur; çünkü hadisin râvîleri arasında Ammar Dühnî ile Yunus bin Ebî İshak da vardır." der Hadisin senedinde bulunan Amr bin Muhammed Ankazî'den Buharî, delil olmak üzere değil, şahit ve diğer bir rivayeti teyit etmek üzere hadis rivayet etmiştir. Ayrıca buna ek olarak Ammar Dühnî'de Şiîlik vardır. Gerçi Ahmed bin Hanbel, İbn Maîn, Ebu Hâkim, Nesaî ve daha başkaları kendisini tavsik etmişlerdir. Ancak Ali bin Medenî, Süfyan'dan, onun h a k k ın d a : "Bişr bin Mervan, onun işini bitirmiştir." dediğini nakleder. Ali Medenî, Sufyan'a: "Niçin?" diye sorar, o da: "Şiî olduğu için." diye cevap verir.

İbn Mâce, Sa'd bin Abdülhamid bin Cafer'den, o, Ali bin Ziyad Yemanî'den, o İkrime bin Ammar'dan, o İshak bin Abdullah'tan, Enes bin Mâlik'in (r.a.) şu hadisini rivayet eder: "Enes, Resûlullah'ın (s.a.): "Biz, Abdülmuttalib'in çocukları, Cennet ehlinin beyleriyiz. Ben, Hamza, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin ve Mehdî hep öyleyiz.' dediğini işittim, demiştir."

Bu hadisin râvîsi olan İkrime bin Ammar'dan, gerçi Müslim hadis rivayet etmiştir, ama diğer bir hadisi mutabaat maksadiyle rivayet etmiştir. Bu zatı bazıları zayıf, bazıları mevsuk saymışlardır. Ebu Hâtim Razî, onun hakkında: "Tedlis yapar, onun için sema'ını tasrih etmedikçe, rivayeti makbul olmaz." demiştir. Hadisin diğer bir râvîsi olan Ali bin Ziyad hakkında Zehebî Mizan'ında; "Bu adamın kim olduğunu bilmiyoruz."; daha sonra da: "Doğrusu bu ismin, Abdullah bin Ziyad olmasıdır." der. Hadisin diğer bir râvîsi olan Sa'd bin Abdulhamid'i, gerçi Yakub bin Ebî Şeybe mevsuk saymıştır ve Yahya bin Maîn onun için: "Fena değil.", demiştir, ama Sevrî onun aleyhinde konuşmuştur. Derler ki: Bunun sebebi, bazı meseleler hakkında fetva verirken hata ettiğini Sevrî'nin görmüş olmasıdır, İbn Hibban onun hakkında: "Fazla hata yapanlardandır, onun için delil sayılmaz." demiştir. Ahmed bin Hanbel ise, Sa'd bin Abdulhamid, İmam Mâlik'in eserlerini arz yoluyla dinlediğini iddia etmiş, ama âlimler onun bu iddiasını reddetmişlerdir. "Bu zat şurada Bağdat'ta ikamet etmektedir, Hacca da gitmemiştir, İmam Mâlik'ten nasıl hadis dinlemiş olabilir." der. Zehebî, bu zatı, aleyhinde konuşanların tenkitlerinin kendisine zarar vermediği kimselerden sayar.

H â k i m , "Müstedrek"inde Mücahid'in İbn Abbas'tan mevkuf olarak şu hadisi naklettiğini yazar: "İbn Abbas, Mücahid'e; Senin Ehl-i beyt gibi olduğunu işitmeseydim, bu hadisi sana nakletmezdim." demiş. Mücahid ise: "Söylediklerin bende mahrem olarak kalacak, hoşlanmadığın kimselere bundan bahsetmeyeceğim." deyince, İbn Abbas anlatmış: "Bizim Ehl-i beytimizden dört şahıs vardır. Seffah bizdendir, Münzir bizdendir, Mansur bizdendir, Mehdî bizdendir." Mücahid: "Bu dört şahsı bana izah et." deyince İbn Abbas şöyle k o n u ş t u : "Seffah ekseriya taraftarlarını katletmiş, muhaliflerini ve düşmanlarını affetmiştir. Münzir ise -sanıyorum hakkında şöyle demişti- çok mal ikram ediyor, bunu gözünde büyütmüyor, kibirlenmiyor, hakkından kendine çok az şey bırakıyor. Mansur ise, düşmanlarına karşı Resûlullah'a (s.a.) verilen muvaffakiyetin yarısı, düşmanlarına karşı muzaffer olması için ona verilmiş birisidir, iki aylık mesafede olan düşmanı Hz. Peygamber'den korkardı. Bir aylık mesafede olan düşmanı Mansur'dan korkar. Mehdî'ye gelince: Şüphesiz ki, o zulüm ile dolu olan cihanı adaletle dolduracaktır. Onun devrinde hayvanlar, yırtıcı hayvanların kendilerine saldırmalarından emin olacak, arz içinde gizlediği hazineleri dışarı atacak." "Arzın içinde gizli olan hazineler nelerdir?" diye sorduğumda: "Sütun misali altın ve gümüş." dedi.

Hâkim şöyle der: "Bu, Buharî ve Müslim tarafından rivayet edilmemiş olmakla beraber, senedi sahih olan bir hadistir. Hadisi, İsmail bin İbrahim bin Muhacir rivayet etmiştir, İsmail zayıf bir râvîdir. Babası İbrahim ise, gerçi Müslim ondan hadis rivayet etmiştir ama muhaddislerin ekseriyeti tarafından zayıf sayılmıştır."

İbn Mâce'nin, Sevban'dan naklettiğine göre Resûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Definenizin (yani hilâfetin) bulunduğu yerde üç kişi mukatele yapar, bunların hepsi de bir halifenin (Hz. Ali'nin) çocuklarıdır. Fakat hiç biri onu elde edemez. Sonra Doğu cihetinden kara bayraklar görünür, bu kavim onları, (Ehl-i beyt muhaliflerini) hiç bir kavmin diğer bir kavmi katliam etmesine benzemeyen bir şekilde katliam eder." Sevban diyor ki: "Hz. Peygamber birtakım şeyler daha söyledi ama onları hatırlayamıyorum." Hz. Peygamber daha sonra: "Onu gördüğünüz zaman, kar üzerinde sürünerek bile olsa kendisine (siyah sancaklılara) biat ediniz. Çünkü Allah'ın halifesi olan Mehdî odur, demiştir."Bu hadisin senedindeki râvîler, Buharî ve Müslim râvîleridir. Ancak Ebu Kılabe bin Cermî müstesnadır. Zehebî ve daha başkaları, onun hadiste müdellis olduğundan bahsetmişlerdir. Bu hadisin diğer bir râvîsi olan Sufyan Sevrî zaten tedlisle meşhur olmuştur. Bunlardan ikisi de hadisi an'ane ile muanan olarak rivayet etmişler, semalarını tasrih etmemişlerdir. O yüzden hadis kabul edilemez. Hadisin râvîlerinden Abdurrezzak bin Hammam Şiî taraftarı olmakla meşhur olmuştu. Ömrünün sonuna doğru gözleri kör olmuş ve bunamıştı. İbn Adî, onun hakkında: "Faziletler konusunda, hiç kimsenin kendisine muvafakat etmediği birtakım hadisler rivayet etmiştir. Muhaddisler onun Şiî olduğunu söylemişlerdir." demiştir. İktibas burada sona ermiştir.

İbn Mâce, İbn Lehîa'nın, Ebu Zur'a Amr bin Câbir Hadramî'den, onun da Abdullah bin Haris Cez'den naklettiği bir hadis rivayet eder. Bu hadiste Resûlullah (s.a.): "Doğudan bir kavim zuhur eder. Bunlar Mehdî'nin, yani onun iktidarının yolunu açarlar." demiştir. Tabarânî, bu hadisi sadece İbn Lehîa'nın rivayet ettiğini nakletmiştir. Tabarânî'nin Mu'cemu'l-Evsat'ında naklettiği Ali'nin hadisinden bahsederken İbn Lehîa'nın zayıf, hocası Amr bin Câbir'in ise ondan da zayıf olduğunu belirtmiştik.

Bezzâr, "Müsned"inde, Tabarânî "Mu'cemu'l- Evsat"ında rivayet ederler. İfade Tabarânî'nindir. Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Hz. Peygamber şöyle demiştir: "Ümmetimden Mehdî zuhur eder, hüküm sürme müddeti az olursa, yedi, biraz çok olursa sekiz, biraz daha çok olursa dokuz sene olur. Ümmetim bu müddet içinde mislini görmedikleri bir nimet içinde yaşarlar. Gök onlara bol bol rahmet yağdırır, yer bütün bitkilerini bitirir, hiç cimrilik yapmaz, mal ve servet ise sebil! Adamın biri kalkar ve: Ey Mehdî, bana ihsanda bulun, der o da; istediğin kadar al, der."Tabarânî ve Bezzâr: "Bu hadisi sadece Muhammed bin Mervan İclî rivayet etmiştir."der. Bezzâr buna şunu da ekler: "Bu yolda ona tâbi olan ve onu teyit eden diğer birinin bulunduğunu da bilmiyorum." Her ne kadar Ebu Davud onu mevsuk saymış ve Hibban mevsuk râvîler arasında zikretmiş ve Yahya bin Maîn onun hakkında: "Bir keresinde salihtir, diğer bir seferinde ise, zararsızdır." demiş ise de hakkında ihtilâf edilmiştir. Ebu Zur'a, onun için: "Bana göre o kadar kuvvetli bir râvi değildir.", Ahmed bin Hanbel: "Muhammed bin Mervan İclî'yi, bazı hadisler rivayet ederken gördüğüm hâlde kendisinden hadis yazmadım, bu hadisleri yerinde bıraktım, bazı arkadaşlarımız ise ondan hadis yazmışlardır." der. İbn Hanbel bu sözüyle
onu zayıf saymış gibi görünür.

Ebu Ya'lâ Mevsılî "Müsned"inde Ebu Hureyre'nin şöyle dediğini rivayet eder: "Dostum Ebu Kasım Muhammed (s.a.) bana şunu haber vermişti: 'Onlara karşı Ehl-i beytimden bir adam çıkıp, hakka dönene kadar kendilerini dövmedikçe, kıyamet kopmaz.' Dedim ki: 'Bu zat ne kadar hüküm sürer.' Dedi ki: 'Beş ve iki.' Dedim ki: 'Beş ve iki ne demektir?' Dedi ki: 'Bilmem'"

Râvîleri arasında Beşir bin Nahîk var. Ebu Hâtim: "Beşir'in rivayeti kabul edilmez." Demişse de, Buharî ile Müslim ondan rivayet ederler. Diğer bilginler de onu mevsuk saymışlar, Ebu Hâtim'in dikkate almamışlardır.

Ancak bu hadisin senedinde bulunan diğer bir râvî Recâ bin Ebu Recâ Yeşkurî hakkında ihtilâf edilmiştir. Onun hakkında Ebu Zur'a, mevsuk; Yahya bin Maîn, zayıf; Ebu Davud ise bir keresinde zayıf, bir keresinde salih demiştir. Buharî ise "Sahih"inde onun sadece bir hadisini muallak130 olarak rivayet etmiştir.

Ebu Bekir Bezzâr "Müsned"inde, Tabarânî "Mucemu'l-Kebir ve Mu'cemu'l-Evsat"ında Kurra bin Iyas'tan şunu naklederler: "Resûlullah (s. a.) buyurdu ki: 'Yeryüzünü behemehâl zulüm ve haksızlıkla dolacaktır. Dünya eza ve cefa ile dolunca, Allah Ehl-i beytimden bir kişi gönderir. Adı adıma, babasının adı da babamın adına uyan bu şahıs zulüm ve cevr ile dolu olan yeryüzünü adaletle doldurur. O zaman sema rahmetini, arz bereketini esirgemez. O, sizde yedi veya sekiz veya dokuz yıl hüküm sürer."

Bu hadisin râvîlerinden olan Davud bin Muhabber bin Kazdam ve babası gayet zayıf râvîlerdir.

Tabarânî, "Mu'cemu'l-Evsat"ında İbn Ömer'den şunu rivayet eder: "Resûlullah (s.a.) ensar ve muhacirlerden teşekkül eden bir topluluk içinde bulunuyordu. Solunda Ali bin Ebu Talib, sağında Abbas vardı. Birdenbire Abbas'la Ensar'dan bir zat birbirine girdiler. Ensar'dan olan zat, Abbas'a ağır bir söz söyledi. Nebî (s.a.) bir eliyle Abbas'ı bir eliyle Ali'yi tuttu ve: 'Bunun sulbünden bir delikanlı çıkacak, yeryüzünü haksızlık ve zulümle dolduracak, bunun sulbünden de bir yiğit çıkacak, yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Bu durumu gördüğünüz zaman Temimli yiğitten ayrılmayın. O doğu cihetinden gelecek ve elinde Mehdî'nin sancağını taşıyacaktır.'"

Bu hadisin senedinde yer alan Abdullah bin Ömer bin Umarî ile Abdullah bin Lahîa zayıf iki râvîdir.

Tabarânî, "Mu'cemu'l-Evsat"ında Talha bin Abdullah'tan şunu nakleder: "Nebî (s.a.): 'Fitne çıkacak, bir taraf yatışır yatışmaz öbür taraf birbirine girecek. Nihayet semadan bir münâdî, komutanınız filandır, diye nida edecektir.' buyurmuştur."

Bu hadisin senedindeki râvîlerden Müsennâ bin Sabbâh gayet zayıftır. Hadiste Mehdî'den bahsedilmemiş olmakla beraber, dikkati çekmek için mehdîlikle ilgili bölümde ve başlık altında bu hadisin zikredilmesi, konuya işaret yolu ile temas etmek içindir.

Mehdî ve âhir zamanda zuhuru ile ilgili olmak üzere hadis âlimlerinin rivayet etmiş oldukları hadisler özet olarak bunlardır. Çok azı dışında bunlardan hemen hepsi tenkit edilmiştir. Mehdî'nin zuhurunu reddedenler, Muhammed bin Halid Cenedî'nin, Eban bin Salih bin Ebu Ayyaş'tan, Onun Hasan Basrî'den, onun da Enes bin Mâlik'ten rivayet ettiği şu hadise istinat etmişlerdir: Hz. Peygamber (s.a.): "Hz. İsa'dan sonra Mehdî yoktur." buyurmuştur.

Yahya bin Maîn, Muhammed bin Halid Cenedî hakkında: "O mevsuktur." demiştir.

Beyhakî bu hadisin Muhammed bin Halid'den başkası tarafından rivayeti edilmemiş olduğunu söyler.

Hâkim: "O, meçhul bir kişidir, isnadında ihtilâf edilmiştir, bazan yukarıda geçen senetle hadis rivayet eder ve bunu Muhammed bin İdris Şâfiî'ye nispet eder, bazan da, Muhammed bin Halid'den, O, Ebân'dan, o Hasan'dan, o da Nebî'den (s.a.), diyerek (sahabe ismini zikretmeden) mürsel hadis rivayet eder." Beyhakî: "O, Muhammed bin Halid'in rivayetine rücû etmiştir ama bu zat meçhuldür, Ebân'dan, Ebân, Ebu Ayyaş'tan, diye yaptığı rivayet metruktür, Hasan'dan, Hasan Nebî'den diye yaptığı rivayetler ise inkıta vardır. Kısaca bu hadis zayıftır." demiştir.

"Lâ mehdî illa İsâ" (İsa'dan başka Mehdî yoktur.), sözü, "Mehdde (beşikte)131 İsa'dan başkası konuşmaz." anlamına gelir, denilmiş, böylece de bu hadis te'vil edilerek Mehdî'nin reddi konusunda delil olmaktan çıkarılması veya bu hadisle diğer hadislerin telif edilmesi için çalışılmıştır.

Fakat (beşikte iken konuşan bir bebekle alâkalı olan) Cureyc hadisi132 ile bu te'vil reddedilmiştir.

Mutasavvıflara gelince; ilk Mutasavvıflar, mehdîlikle ilgili bu konuyla hiç meşgul olmamışlardır. Onların üzerinde durdukları konu, ameller hususunda mücahede ile bundan hâsıl olan vecd hâldir.

Yukarda zikrettiğimiz gibi Şîa'dan Rafîzîler ve İmamiye ise, (bu dönemde) Hz. Ali'nin (r.a) (diğer sahabeden) üstünlüğü, imametinin lüzumu, bu hususta Hz. Peygamber'in (s.a.) onun lehinde vasiyette bulunduğu iddiası, Hz. Ebu Bekir'le Hz. Ömer'den uzak görmeleri gibi konular üzerinde duruyordu. Nitekim Şîa'nın mezhep ve akidelerinden bahsederken bunu anlatmıştık.

Sonra masum imama133 inanma akidesi ortaya çıktı. Şiî mezheplerinde buna dair birçok eser yazıldı.

Sonra Şîa'dan olan İsmailiye ortaya çıktı. Bunlar bir tür hulûl134 yolu ile imamın ulûhiyetini iddia etti. Diğer bazıları bir nevi tenasüh (reenkarnasyon) yolu ile ölen imamların ric'atı ((geri dönecekleri) iddiasında bulundu. Diğer bazıları, kesin olarak öldüğü bilinen imamlardan belli birine geri döneceğini beklemeye başladı. Başka bir grup ise yukarıda mehdî konusundaki hadislerden ve daha başka rivayetlerden istidlâlde bulunarak iktidarın (halifeliğin) Ehl-i beyte döneceğini inancını taşıyor.

Sonra aynı şekilde sonraki sûfîler arasında keşfe ve hissin ötesine dair konuşma yani akıl ve duyu ile kavranması imkânsız olan gayb âleminden bahsetme durumu meydana çıktı. Mutlak bir hulûle ve vahdet-i vücûda135 inanan birçok mutasavvıf zuhur etti. Bu suretle, zikredilen inançları itibarıyla imamların ulûhiyetine ve Allah'ın bunlara hulûl ettiğine inanan İmamiyenin ve Rafızîlerin görüşlerine katılmış oldular.

Yine mutasavvıflar arasında, kutuba136 ve velîye137 inanma meselesi ortaya çıktı. Mutasavvıflar bu görüşleriyle, Rafızîlerin imamlar hakkındaki akidelerini taklit etmiş gibi oldular.

Mutasavvıflar böylece Şiîlerin söylediklerini öve inançlarını kabullendiler. Din hususunda Şîa'nın akidelerine dayandılar. Hatta "hırka giyme"de, Hz. Ali hırkayı Hasan Basrî'ye giydirmiş, tarikatla sıkı bir şekilde bağlı kalacağına dair ondan ahd almış ve bu husus, onlardan şeyhleri Cüneyd Bağdadî'ye vâsıl olmuştur, dediler. Ancak, bunun Hz. Ali'ye aidiyeti doğru olarak bilinmemektedir. Bu tarikat Hz. Ali'ye has değildi. Aksine bütün sahabeler hidayete giden yollarda birer örnek idiler. Diğerlerini bir yana bırakarak bu hususu Hz. Ali'ye tahsis etmekte, kuvvetli bir Şiîlik kokusu vardır. Bundan ve daha evvel verdiğimiz izahattan, mutasavvıfların aşırı Şiîliğe girdikleri ve yollarını benimsedikleri anlaşılır. Mutasavvıflardan kutba inanma akidesi de zuhur etmiştir.

Rafıziyeden olan İsmailîlerin ve sonraki mutasavvıfların kitapları "Beklenen Mehdî" hakkında bu tür fikirlerle dolmuştur. Mutasavvıflarla İsmailîler, birbirlerinin görüşlerine meylediyor, birbirlerine telkinde bulunuyorlardı. Bu anlayış, her iki grubun da söylediklerinin çürük temellere dayandığı görünmektedir. Bunlardan bazıları çok defa, müneccimlerin kırânlar138 hakkındaki sözleriyle de istidlâl etmişlerdir.

Bu ise büyük ve dehşetli savaşlar (melâhim) hakkında haber vermek kabilinden olup bu konu üzerine bundan sonraki bölümde bilgiler vereceğiz.

Bunların bu konudaki (Mehdî'ye dair olan) sözlerinin çoğu birtakım muammalar ve mesellerdir. Çok nadir hâllerde açık konuştukları veya sözlerini tefsir edenlerin maksadı tasrih ettikleri görülür.

İbn Ebî Vâtıl'ın anlattığına göre bunların inançlarının hulâsası şudur: Dalaletten sonra hak ve hidayet, nübüvvet vasıtasıyle zuhur etmiştir. Şüphe yok ki, nübüvveti hilâfet, daha sonra hilâfeti de mülk takip edecektir. Daha sonra da zorbalığa, büyüklük taslamaya ve bâtıla tekrar dönülecektir.

Bunlar şöyle derler: Malûmdur ki, her şeyin aslına dönmesi alışılagelen Allah'ın kanunudur. Öyle olunca, nübüvvet ve hak ile ilgili hususların velâyetle yaşaması zaruri olur. Sonra bu husus hilâfetle yaşar. Sonra onu mülkün ve tasallutun yerini tutan deccallık takip eder. Sonra küfür, eski hâliyle geri gelir.

Mutasavvıflar bununla nübüvvet, hilâfet ve hilâfetten sonra mülkle (devletle) ilgili hâllere işaret etmektedirler.

Bunlar üç mertebedir. Aynı şekilde Fatımiye, Mehdî'ye ait velâyet de böyledir. Velâyetten sonraki deccallik, Mehdî'nin peşi sıra deccalin zuhur etmesinden kinayedir. Küfür ise bundan sonradır. Yani nübüvvet-hilâfet-mülk ve buna tekabül eden velâyet - deccallık küfür. Bu son üç mertebe, ilk üç mertebe nispetindedir.

Mutasavvıflar şunu derler: Hilâfet işinin Kureyş'e aidiyeti şer'î bir hükümdür. Bu hüküm, sağlam ilme sahip olmayan kişilerin inkârı ile zaafa uğramayacak olan icmâ ile sabit bulunmaktadır. Öyle olunca, imametin Kureyş içinde Hz. Peygamber'e ve ona en çok hususiyeti bulunan kimselere mahsus olması icabeder. Bu hususiyet de, ya Abdulmuttalib oğullarında olduğu gibi zâhirendir, veya âl'in (ailenin), yani hakikat-ı Muhammediye vârisleri olan Âl-i Muhammed'in hakikatından olanlarda olduğu gibi bâtınendir. Aile hazır olduğu vakit, aileye dâhil olanlardan hiçbiri gayb olmaz. Aile, o şeydir ki, o mevcut olunca, ona katılan gayb olmaz, bir ailenin tam mevcuduna "âl" (aile) denir, âl mevcut olunca, fertleri de eksiksiz olarak mevcut olur. İmam, Kureyş'ten olur. Kureyş'ten olmanın iki şekli vardır: Zâhiren Kureyş'ten olmak, Abdulmuttalib oğullarında durum böyledir. Bâtınen Kureyş'ten olmak, Hakikat-i Muhammediye vârisleri olan Âl-i Muhammed'de durum budur. Bir kimse hakikaten Hz. Peygamber'in ahlâkı, evsafı, ahvâli ve meşrebi üzere olursa, arada bir nesep bağı olmasa dahi yine de gerçek anlamıyla Âl-i Muhammed'den ve Ehl-i beytden olur. Böylece âl'in (ailenin) reisi olan Mehdî mevcut olunca, onun ailesini teşkil eden fertlerden hiç biri, onun hâricinde kalmaz, gayb olmaz.

İbn Arabî Hatımî, Ankâu Mugrib adlı eserinde, Mehdî'ye, "Hâtemu'l-evliya" ismini vermiş, kinaye yolu ile ondan "Gümüş kerpiç" (lebinetu'l-fıdda) diye bahsetmiş, bunu söylerken de Buharî'nin, Hatemu'n-nebiyyin bahsinde naklettiği şu hadise işaret etmiştir: Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Benden önceki peygamberlere nazaran benim misâlim, ev yapan, bir kerpiç yeri hâriç, yaptığı evi ikmal eden adamın misalidir ve işte bu kerpiç benim."

Bunun anlamı, Hz. Peygamber için nübüvvet onunla tam hâle gelmiştir, demektir. Velîliği, farklı mertebeleri itibarıyla nübüvvetle temsil ediyor ve ona benzetiyorlar. Velâyette kemal sahibi olanı "hâtemu'l-evliya" olarak kabul ediyorlar, hatemu'l-velâyet rütbesini hâiz olan zat, demektir. Nitekim Hatemu'l-enbiya da Hatemu'n-nübüvvet mertebisini hâizdir. Şâri, zikredilen hadiste, nübüvveti sona erdiren mertebeye kinaye yoluyla "evin kerpici" tabir  etmiştir. Bu ikisi, burada tek nispet üzere bulunur, bunun için, o temsilde bir tek kerpiçtir. Yani Hz. Peygamber'in bahsettiği o kerpiç aslında iki tanedir, ama o makamda bir tek nispet üzere bulunduğu için, temsilde bir tek kerpiç diye ifade edilmiştir. Şimdi nübüvvette altın bir kerpiç, velâyette ise gümüş bir kerpiç vardır. Çünkü iki rütbe arasında, altınla gümüş arasında olduğu gibi fark vardır. Onun için mutasavvıflar, altın kerpiç tabirini Hz. Peygamber'den (s.a.), gümüş kerpiç tabirini ise, söz konusu Fâtımî ve beklenen veliden (yani Mehdî'den) kinaye sayıyorlar. O, "Hatemu'lenbiya"; bu yani Mehdî "Hâtemu'l-evliya"dır.

İbn Ebî Vâtıl'ın naklettiğine göre İbn Arabî, "Söz konusu beklenen (muntazer) imam Ehl-i beyt'ten ve Fatma evlâdındandır. Zuhuru hicretten sonra, 'ha, fe, cim' geçtikten sonradır." demiş, üç harfin resmini yapmış, bununla, bunların ebced hesabındaki sayılarını kastetmiştir. Noktalı ha (hı) harfi 600'e, fe harfi 80'e, cim harfi 3'e tekabül etmektedir. Bunların toplamı 683 (1284) sene eder. Bu ise, yedinci asrın sonudur.

Hicrî yedinci (onüçüncü) yüzyıl tamamıyla geçtiği hâlde Mehdî'nin zuhur etmediğini gören, bunların birtakım taklitçileri, bu tarihi "Bundan maksat, Mehdî'nin çıkış tarihi değil, doğum tarihidir." diye te'vil ettiler ve Mehdî'nin zuhurunu, Mehdî'nin doğumu diye gösterdiler; onun çıkışı 710 (1310)'dan sonra olur, şüphesiz ki, o Mağrib bölgesinden çıkacak olan imamdır, dediler.

İbn Ebî Vâtıl diyor ki: "İbn Arabî'nin öne sürdüğü gibi, Mehdî'nin doğumu H. 683'de olunca, ortaya çıktığı vakit yaşı 26 olur. Mutasavvıfların ileri sürdüklerine göre, Deccal'ın zuhuru, Muhammedî günün 743 (1342) senesindedir. Bunlara göre Muhammedî gün Hz. Peygamber'in (s.a.) vefat ettiği günden başlar ve 1000 tarihinde sona erer."

İbn Ebî Vâtıl, "Hal'u Naleyn"e yazdığı şerhinde şunları der: "Hâtemu'l-evliya ve Muhammed Mehdî, diye işaret olunan Allah'ın emri ile kaim beklenen velî, nebî değildir. O sadece bir velÎdir. Onu, O'nun (yani Allah'ın) ruhu ve sevgilisi (olan Nebî) göndermiştir. Onun için Hz. Peygamber, (s.a.) kavmi içindeki âlim, ümmeti içindeki nebî gibidir, Ümmetimin ulemâsı, Benu İsrail'in peygamberleri gibidir buyurmuştur. Muhammedî günün başlangıcından itibaren, bu günün yarısı olan 500 (1106) tarihine kadar durmadan onun zuhuru müjdelenmiş, bu tarih (500 senesi) geçtikten sonra çıkış vaktinin yaklaşmış ve zuhur döneminin gelip çatmış olduğuna dair şeyhlerin sevindirici haberleri pekişmiş ve kat kat kuvvetlenmiştir, işte durum böyle sürüp gitmiştir."

Kindî (öl. 866) ise şunları söyler: "Bu veli (ve Mehdî) halka öğle namazını kıldırır. İslâmda yenilik yapar, adaleti hâkim kılar, Endülüs Yarımadasını fetheder, Roma'ya ulaşır, burasını zapteder, doğuya yönelir, burasını istilâ eder, Kostantiniye'yi fetheder. Yeryüzünün mülkü onun olur. Bu suretle Müslümanlar kuvvetlenir, İslâm yücelir, hanif dîni ve hak yol hâkim olur, öğle ile ikindi arasında halka bir namaz kıldırır, çünkü öğlen namazından ikindi namazına kadar olan sürede bir namaz vakti vardır. Hz. Peygamber (s.a.): 'Bu ikisi arasında bir (namaz) vakti vardır.' buyurmuştur."

Kindî diyor ki: "Mu'cem (noktalı) olmayan Arap harfleri, yani Kur'ân'da bazı surelerin başında yer alan ve noktalı olmayan harflerin tamamı, ebced hesabiyle 743 eder ve bu da deccalin zuhurunu gösterir. (743 senesi deccalî sene olur). Sonra ikindi namazı vaktinde İsa (a.s.) iner, dünyayı düzeltir, koyun kurtla beraber gezer, sonra İslâm olmalarını müteakip Arap olmayanların mülkü İsa ile beraber 160 sene baki kalır. Noktalı olan kaf, ya, nun harflerinin ebced hesabiyle sayılan bu rakamı verir. Ancak bu sûrenin sadece 40 senesi adaletli bir devlet olarak devam eder."

İbn Vâtıl şunları yazar: "İsa'dan başka Mehdî yoktur, hadisi; İsa'nın hidayetine, velâyetine denk bir hidayeti ve velâyeti olan Mehdî yoktur. Yani İsa derecesinde hidayete ve velâyete sahip kılınmış hiç kimse yoktur, anlamına gelmektedir. Bu hadis: Beşikte İsa'dan başka konuşan yoktur, şeklinde de izah edilmiştir. Fakat bu izah, Cüreyc hadisi ve daha başka hadislerle reddedilmiştir."

Hz. Peygamber sahih bir hadiste: "Bu din kıyamet kopana kadar veya Müslümanların üzerinde 12 halife hüküm sürünceye kadar devam edip gidecektir." demiş, yani bu halifelerin Kureyş'ten olacakları kabtediliyor. Bunlardan bazılarının İslâmın başlangıcında olan halifeler oldukları fiilen sabittir. Diğer bazıları ise İslâmın sonunda, âhir zamanda hüküm süreceklerdir. Diğer taraftan Hz. Peygamber bir hadislerinde, benden sonra hilâfet 30 veya 31 veyahut 36 yıldır, demiştir. Bu sürenin sonu, Hz. Hasan'ın halifeliğini ve Muaviye'nin iş başında kaldığı sürenin ilk zamanlarını içine alıyor. Şu hâlde ilk isimler yani en evvel halife olan şahıslar esas alındığında, Muaviye'nin iktidarının başlangıcı hilâfet olmakta ve altıncı halife o sayılmaktadır. Yedinci halife ise Ömer bin Abdülaziz'dir. Geriye kalan beş tanesi de Ehl-i beytten ve Ali zürriyetindendir.

Hz. Peygamber'in Hz. Ali'ye, "Sen zü'1- karneynsin", yani iki çağ sahibisin demesi de bunu teyit etmektedir. Bu iki karn ile ümmetin iki dönemi kastedilmiştir. Yani "Ya Ali, sen ümmetin ilk döneminde, zürriyetin ise son döneminde halife olacaksınız." Denmek istenmiştir. Çok defalar bu hadis, ric'ata (dönüşe) inananlar tarafından da delil olarak kullanılmıştır. Onlara göre ilk karna "Güneşin batıdan doğması" hâdisesiyle işaret edilmiştir. Yani sûfîlerin veya ric'ata inananların, hilâfetin başlangıcı, diye tabir ettikleri güneşin batıdan doğuşu ile vâki olur. Yani bunun başlangıcı bizzat Hz. Ali'dir. Ondan gurûb eden (batan) hilâfet yine onun zürriyetinden ortaya çıkacaktır.

Hz. Peygamber (s.a.): "Kisrâ (İran hükümdarı) helâk olunca, ondan sonra kisrâ olmaz, (Bizans kralı) Kayser helak ve mahvolunca, ondan sonra kayser gelmez. Nefsimi güçlü elinde tutan Allah'a yemin olsun ki, sizler bunların hazinelerini Allah yolunda harcayacaksınız." buyurmuşlardır. Hz, Ömer kisrânın, hazinelerini Allah yolunda sarf etmiştir. Kayseri helâk ederek hazinelerini Allah yolunda harcayacak olan, beklenen Mehdî'dir. Kostantiniye'yi (İstanbul'u) fethettiği vakit böyle hareket edecektir. Şu hâlde "Onun komutanı yani İstanbul'un fatihi ne güzel bir emirdir, onun ordusu ne güzel bir ordudur." Hz. Peygamber (s.a.) işte böyle söylemiştir. "Onun hüküm süreceği müddet birkaç (sene)dir." "Birkaç" (bıd') üçten dokuza kadar olan sayıdır. 10'a kadardır, diyen de olmuştur. Bazı rivayetlerde bu sayı 40, diğer bazı rivayetlerde ise 70'tir. 40 sayısı, Mehdî'nin müddetini ve ondan sonra gelecek, onun ailesinden olacak ve hâkimiyetini devam ettirecek olan geriye kalan dört halifenin müddetidir, hepsine selâm olsun.

İbn Ebî Vâtıl şöyle diyor: "Nücûm ve kırân mütehassısları şunu zikretmişlerdir: Mehdî'nin ve ondan sonra ailesi mensuplarının hüküm sürme müddeti 159 senedir. Bu duruma göre bu dönemdeki hükümet şekli 40 veya 70 sene hilâfet ve adalet üzere olacak, sonra hâller değişecek ve iktidar mülk haline gelecektir.",

İbn Ebî Vâtıl'dan alıntı burada bitmiştir. İbn Ebî Vâtıl, başka bir yerde: "İsa'nın inişi, Muhammedî günün, yani bin yılın dörtte üçü geçtikten sonra ikindi namazı vakti vaki olacaktır." der.

Yine o, Yakub bin İshak Kindî, kırânlardan bahseden "Kitabu'l-Cefr"de şunu zikretmiştir: O hâdise, "Dah" (Dat, hı) nın başında (dat 90, hı, 8, hı, 600: 698) kırân sevr burcuna ulaşınca -bununla 698 senesini kastetmiştir- Mesih iner. Allah Taâlâ'nın dilediği şekilde hüküm sürer, demiştir. (Mağriplilere göre dât 90'dır. Hı ise mağriplilere göre de meşrik ehline göre de 8'dir).

İbn Ebî Vâtıl yine diyor ki: "Hadiste varit olmuştur ki, İsa, Dımaşk'ın doğusundaki Akminare'ye iner. Ellerini iki meleğin kanatlarına koymuş olduğu halde, zaferanla açık sarı renge boyanmış iki hülle içinde iner, hamamdan yeni çıkan bir kişi gibi, başını salladığı zaman kulaklarından aşağıya doğru sarkan saçlarından damlalar damlar. Başını kaldırınca, inci taneleri gibi (ter) damlaları dökülür. Yüzünde çok, birçok benler bulunur." Hadisin diğer bir rivayetinde, İsa orta boylu ve kırmızıya çalan beyaz bir renkte olduğu söylenmiş, bir hadiste ise, "O, Garp'ta evlenir." denilmiştir. Garp (kelimesi) bedevîler tarafından kullanılan bir kovadır. Bundan maksat şudur: Bedevî bir kadınla evlenir, eşi ondan çocuk doğurur.

Hadiste: "İsa, 40 yıl (hüküm sürdükten) sonra ölür.", diye zikredilmiştir. Yine hadiste geçtiğine göre, "İsa Medine'de ölür ve Ömer bin Hattab'ın yanına gömülür." denilmiştir.

Yine rivayete göre, Hz. Ebu Bekir'le Hz. Ömer, hasrolunmak üzere iki peygamber arasından (Muhammed ve İsa, a.s.) kalkarlar, denilmiştir.

İbn Ebî Vâtıl şöyle diyor: "Şîa, O, Muhammed'in ailesinden, mesihlerin mesihi, bir mesihtir, diyor. Ben derim ki, bazı Şiîler İsa'dan sonra mehdî yoktur, hadisini böyle yorumlamışlar. Yani onların yorumlarına göre, "Hz. İsa'nın Musevî şeriatına nispeti ne ise Mehdî'nin Muhammed şeriatına göre olan durumu da odur, başka bir şey değildir." Buna benzer birçok sözler söylenmiş, bu tür ifadelerle Mehdî'nin ortaya çıkış zamanı, şahsiyeti ve çıkış yeri çürük deliller ve çelişkili zoraki hükümlerle tayin edilmiş, sonra o zaman geçtiği hâlde Mehdî'den işareti görülmemiş, bunun üzerine, diğer birtakım düzme görüşlere başvurulmuştur. Nitekim Lügavî mefhumlara, hayali şeylere ve yıldızlarla alâkalı hükümlere dayanılmış olması da bunu göstermektedir. Bunlardan öncekilerin de sonrakilerin de ömürleri işte böyle şeylerle tükeniyor.

Zamanımızdaki mutasavvıflara gelince; bunlar dinî hükümleri ve yenileyip diriltecek bir şahsa, işaret yolu ile temas etmekte, yaklaştığına kani oldukları dönemimizde ortaya çıkış zamanını tahmine çalışmaktadırlar. Bazıları, Mehdî Fâtıma evladındandır, derken, diğer bazıları, herhangi bir kayda ve şarta bağlı kalmadan mutlak olarak Mehdî'den bahsetmektedirler. Biz bunu bir mutasavvıflar grubundan işittik. Bunların en büyüğü, Mağrib'teki velîlerin büyüğü olan ve içinde yaşadığımız şu hicrî sekizinci (onaltıncı) yüzyılın başında yaşamış bulunan Ebu Yakub Bâdisî'dir. Bu zatın torunu olan dostumuz Ebu Yahya Zekeriya, babası Ebu Muhammed Abdullah'tan, o da velî olan babası zikredilen Ebu Yakub'dan bunu bana nakletmiştir.

Bilebildiğimiz ya da bahsedilen mutasavvıfların sözlerinden ve hadis âlimlerinin Mehdî ile alâkalı haberlerden ve rivayetlerinden bize ulaşan şeylerin hepsi budur. Bütün bunları gücümüz yettiği nispette eksiksik olarak burada toplamış bulunuyoruz.

Sabit bir hakikat olarak kabul edilmesi gereken husus şu olmalıdır: Güç ve asabiyet olmadan ne dinî bir hareket ne de mülkle ilgili davet başarıya ulaşamaz. Din ve mülkle ilgili bir davetin muvaffak olması için, bu husustaki Allah'ın hükmü gerçekleşene kadar, asabiyete dayanan bir kuvvetin ona arka çıkması ve bunu ordan uzaklaştıracak olanlara karşı onu müdafaa etmesi şarttır. Biz bu hususu, daha evvel size ispat etmiş ve orada size gösterdiğimiz kesin delillerle ortaya koyduk. Haşimîlerin ve Talibîlerin, hatta Kureyş'in asabiyeti, dünyanın her tarafında bazı istisnalar dışında tamamen dağılmış ve yok olmuş bulunmakta, asabiyetleri, Kureyş'in asabiyetine üstün gelen diğer bazı kavimler ortaya çıkmış bulunmaktadır. Sadece Talibîlerden, Benu  Hasan, Benu Hüseyin ve Benu Cafer'in asabiyetleri, Hicaz'ın Mekke ve Medine etrafında kalmıştır. Bunlar bu memleketlere yayılmış ve hâkim olmuş durumda bulunmaktadırlar. Bunlar bazı küçük bedevî kabileleri olup yaşadıkları yerler, bağlı oldukları emirlikler ve sahip oldukları görüşler itibarıyla bir epey dağınıklık içinde bulunmaktadırlar. Miktarları ise binlerce sayıya ulaşmaktadır.

Şayet bahsedilen Mehdî'nin ortaya çıkması gerçekse, Mehdî'nin bunlardan, yani Hicaz'daki Talibîlerden zuhur etmesi hâli müstesna, başka şekilde davetinin zuhur etmesinin yolu yoktur. Allah, onların arasından çıkan Mehdî'ye tâbi olmaları suretiyle onların gönüllerini kaynaştırır, birleştirir. Bu suretle Mehdî sözünü geçerli kılarak ve halkı bu sözle sevk ve idare ederek mükemmel bir şekilde asabiyeti ve şevki gerçekleştirir.

Bunun dışındaki bir yola ve şekle gelince, meselâ onlardan bir Fâtımînin herhangi bir yerde, asabiyete ve güce dayanmaksızın, mücerret Ehl-i beyte mensup olmasına dayanarak, halkı bu gibi bir şeye davet etmesi mümkünde görülmez. Bunun sebebi, daha evvel ortaya koymuş olduğumuz, kesin delillerle sabit olan hususlardır.

Bu hususta aklın açık hükmüne ve kendini bağlayan bir ilme müracaat etmeyen ahmaklardan meydana gelen topluluğun ve halkın iddia ettiği şeye gelince, bunlar Mehdî'nin kime mensup olacağını ve nerede zuhur edeceğini hesaba katmadan, Mehdî'nin zuhuru ile ilgili halk arasında meşhur olan söylentileri taklit ederek, onun çıkış zamanını tahmin etmeye çalışmakta ve açıkladığımız gibi işin hakikatini bilmemektedirler. Mehdî'nin zuhur vaktini tayine çalışanların çoğu umranın uç noktalarında ve uzak memleketlerde yaşayan halktır. Kuzey Afrika'daki Zâb ve Mağrib'deki Sûs gibi. Basireti zayıf ve aklı kıt birçok kişinin, Sûs yakınındaki Massa zaviyesine geldiklerini görmekteyiz. Çünkü bu zaviye, Mağrib'de olup Kudale'den Mülessemîn kabilesine ait bulunmaktadır. Mensupları ziyaret için buraya gelen aklı kıt kişiler, Mehdî'nin bunlardan zuhur edeceğine veya bunların zuhur edecek Mehdî'nin yardımcıları olduklarına, halkın ona burada itaat ve biat edeceklerine itikat etmekte, bu itikatta ve iddiada bulunurken de hiçbir mesnede dayanmamaktadırlar. Bunun sebebi, bu milletlerdeki gariplik ve azlık-çokluk, zaafkuvvet durumları itibarıyla onlar hakkında kesin bilgilere sahip olmaktan uzak kalmış bulunmalarıdır. Böyle olmaları da, bu uzak bölgelere hanedanlıkların ulaşamamış olmaları ve onların hâkim oldukları sahanın dışında kalmasıdır. Bu yüzden, Mehdî'nin orada zuhuru konusunda bölge halkının vehimleri kuvvetlenmiştir. Çünkü burası hükümdarların kontrol sahasının dışındadır. Oraya devletlerin hükümleri de ulaşamamaktadır. Bunların, bu konuda bundan başka dayandıkları hiçbir şey yoktur. Nefsin, temenni ettiği bir daveti, hak bir davet şeklinde göstermek maksadıyla ve suret-i haktan görünerek birçok aklı kıt kişiler buraya, yani Massa zaviyesine gelmektedirler. Onları bu davranışa iten kendi ahmaklıkları ve şeytanın vesvesesidir. Bunların birçoğu burada öldürülmüşlerdir.

Üstadımız Muhammed bin İbrahim Âbilî bize şunu söyledi: Yedinci (hicrî) yüzyılın dokuzuncu onu içinde Sultan Sultan Yusuf bin Yakup zamanında, Masâ zaviyesinde, tasavvuf yolunu tutmuş olan bir kişi zuhur etti. Tüveyzirî, diye tanınıyordu. Tuveyzirî, Tûzer kelimesinin ism-i tasgirinin ism-i mensubudur. Bu kişi, seklenen olduğunu iddia etti. Sûs halkından olan Zanaya (Zâle) ve Kuzûle kabilelerinden birçoğu ona uydu. Adamın işi büyüdü. Masmuda kabilelerinin reisleri, kendi durumlarından korkmaya başladılar. Onun için Saksevî, gece aniden onu evinde öldürecek birisini gizlice ona gönderdi. Bu suretle adamın, kurmaya çalıştığı hâkimiyet çökmüş oldu.

Aynı şekilde (hicrî) yedinci (onüçüncü) asrın sonlarında, 790'dan sonraki on sene içinde Gumâr'da, Abbas diye anılan bir kişi zuhur etti. Fâtımî, yani Mehdî olduğunu, iddia etti. Gumâre halkının serserileri ona tâbi oldu. Adam silâh zoru ile Badis şehrine girdi, pazarları yaktı, oradan, Mezemme denilen bölgeye gitti. Hileyle burada öldürüldü.

Bu suretle zuhuru beklenen Mehdî olduğunu iddia ederek ortaya çıkanların ve öldürülenlerin sayısı çoktur.

Yukarda adını andığımız üstadımız buna benzer garip bir hadise anlatmıştı. O, hac için yolculuk yaparken, Rıbatu'l-Ubbad'da Kerbelâ'da oturan Ehl-i beytten olan bir kişi ile arkadaş olmuştu. Rıbatu'l-ubbad, Tilemsan dağının şehre bakan yamacında bulunan, Şeyh Ebu Medyen'in gömülü olduğu yerdir. Bu zat, herkesin kendisine tâbi olduğu ve hürmet ettiği bir kişi idi. Müridleri ve hizmetçileri çoktu. Üstad şöyle dedi: Bu zatın ülkesinden olan adamlar, (yol boyunca uğranılan) memleketlerin ekserisinde, kendisini her türlü yol ihtiyacını karşılamakta idiler. Yine Âbilî anlatıyor: Bu zatla sohbeti ilerlettik, bu yolda iyice samimi olduk. Sonunda bu adamların hâlini anladım. Bu adamlar, vatanları olan Kerbelâ'dan bu işi, yani mehdîliği ve Mehdî'nin Mağrib'deki propagandasını yürütmek için geliyorlarmış, Merinîler hanedanlığını ve hükümdarları Yusuf bin Yakub'un Tilemsan şehri üzerindeki hâkimiyetini görünce, adam, etrafındaki yoldaşlarına: "Geri dönünüz, içine düştüğümüz hata bizi hakir duruma düşürmüştür, bu vakit bizim vaktimiz değildir." dedi.

Bu söz, o zatın, zamanın halkına karşı denk bir asabiyet olmadan, hâkimiyetin gerçekleşmeyeceği hususunda basiret sahibi olduğunu, gösterir. Adam, bu memlekette yabancı olduğunu, güce sahip olmadığını, Merinîlerin, o çağda Mağrib halkından hiç kimsenin karşı koyamayacağı bir asabiyete sahip bulunduğunu anlayınca, geri çekildi, doğruyu kabullenme zorunda kaldı ve hevesinden vazgeçti. Geriye bir de, Fâtımîlerin ve bütün Kureyş'in bilhassa Mağrib'de asabiyetlerinin kalmamış olduğunu kesin bir şekilde idrâk etmesi kalmıştı ama hâli hakkındaki taassubu bu sözü söylemesine müsaade etmedi.

"Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Bakara, 2/216). Mağrib'de çağımıza yakın zamanda hakka ve sünnete göre hareket etmeye davet hususunda bir istek vardı. Fakat bunlar, bu hususta ne Mehdî'nin ne de başka birinin davetine göre hareket etmiyorlardı. Bu anlayışta olanlardan biri, onun peşinden de diğer biri zuhur eder, sünnete göre hareket etmeye son derece önem verir ve kendisine tâbi olanlar gün be gün çoğalırdı. Bunların en fazla önem verdikleri husus, yol emniyeti idi. Çünkü Araplarda görülen bozukluk en fazla bu mesele ile alâkalı idi. Yukarıda belirtmiş olduğumuz gibi, Arapların, geçim konusundaki tabiatları yol emniyetini ortadan kaldırıyordu.

Bu daîler (davetçiler) kudretleri dâhilinde bu gibi fena işleri bıraktırmaya çalışıyorlardı. Fakat bu göçebelerin kalplerinde dinî öğretimler sağlam bir surette yerleşmemiş olduğu için, bu Araplar günahlarından tövbe etmekten maksat ancak çapulculuk ve yağmacılığı bırakmak diye anlarlar, diğer şer'î hükümlere uymazlarsa da takvalığa zarar vermez diye düşünürler; tövbenin, dinin kaidelerine riayete söz vermek olduğunu düşünmezler. Bundan dolayı hak ve hakikate, yağma etmemeye davet edildiklerinde de, çoğunlukla diğer haram işlerden kaçınmaya o kadar önem vermezler. Bunlar, tövbe ettikten sonra, bütün kuvvetlerini dünya malı toplamaya harcarlar.

Sonuçta dinî irşadı talep etmekle dünyayı talepetmek arasında farkın ne kadar büyük lduğunu anlamazlar. Çünkü bu ikisinin bir araya toplanması mümkün değildir, toplandığı takdirde dinin kaidelerine riayet edilmemiş ve büsbütün bâtıldan yüz çevrilmemiş olur. Bunun bir sonucu olarak kötülüğü bırakmaya çağıranlarla onlara uyanlar arasında din sağlamlığı ve nefse hâkim olmak yönünden ayrılıklar meydana gelir. Daî (davetçi) öldüğü gibi aradaki bağ tamamıyla çözülür, asabiyetleri altüst olur. Nitekim Kuzey Afrika'da Süleym boyunun Ka'b kolundan olan Kasım bin Mürre bin Ahmed'in hâli böyle olmuştur. O hicretin yedinci (onüçüncü) asrında hakka ve sünnet ile amele çağırmış, etrafında adamlar toplanmış; fakat onun ölmesiyle bunlar dağılmışlardı. Ondan sonra Riyah bedevîlerinden ve Müslim boyundan Saadet'in hâli de bunun bir örneğini teşkil eder. Saâde, Kasım'a nispetle daha dindar ve nefsine daha ziyade hâkim idi. Süleym ve Ribah kabilelerine dair olan haberleri zikrederken, eserimizin uygun bir yerinde anlatacağımız gibi, ona uyanlar onun yolunu takip edememişlerdir. Bundan sonra da bunları örnek edinerek, onlara benzemek isteyerek, Hz. Peygamber'in sünnetleriyle amele çağırarak harekete geçen bazı şeyhler zuhur etmişse de, azı müstesna hedeflerine varamamışlar ve bunlardan sonra gelenler de bir şey yapmadan çalışmaları boşuna gitmiştir. Hz. Peygamber'in sünnetleriyle amele çağırılanlara dair olan sözlerimiz burada bitiyor.139