27 Kasım 2016 Pazar

MEVLÂNA, İMAM RABBANÎ, İBNİ SİNA VE FARABİ GİBİ İSLÂM ALİMLERİNİ TEKFİR EDENLER!

İslȃm tarihinde, eserleri ile gönüllere taht kurmuş manevî sultanlar vardır.. 
Nice hükümdarlar unutulup giderken; onlar, eserleri ile hafızalarda yaşamayı sürdürürler. 
Mevlȃna, Mesnevi'siyle; İmam Rabbanî, Mektubat'ıyla adeta hayattalar. 
Pozitif bilimlerde İbn-i Sina, felsefede Farabi gibi zatlar, kıyamete kadar devam edecek bir üne sahiptirler.
Batı aleminin tıpta Hipokrat'ı, felsefede Aristo'su varsa; İslȃm aleminin de İbn-i Sina'sı, Farabi'si vardır..

Müslümanların övünç kaynağı olan bu zatların hizmetlerini rahmet ve minnetle yȃd etmek gerekir..
***
Gel gör ki, zamanımızda bazı şahıslar, İslâm dünyasının bu manevî sultanlarına cephe alıp, onları küfürle itham etmekte, ellerinden gelse İslam dairesinin dışına atmaya çalışmaktadırlar.
Bu şahıslardan bazıları TV'lerde sık sık boy gösteren lakaplı, unvanlı hocalar..
Cübbesi ile nam yapan bir Hoca, İbn-i Sina ve Farabi için "kâfir" suçlaması yaparken; Prof. unvanlı bir zat-ı muhterem, Mevlȃna'nın Müslüman olup olmadığını sorguluyor.. Bir başkası da İmam Rabbani'yi, insanları tasavvuf yoluyla uyuşturarak, Hindistan'ın İngiliz sömürgesi olmasının müsebbibi gösteriyor.
Kimi cühela da gelmiş geçmiş her ne kadar Allah dostu mutasavvıf varsa hepsini dalalete sapmakla itham etmektedir..
Bu sivri akıllıların isimlerini sıralamaya gerek yok, televizyonlardaki tartışma programlarını izleyenler veya medyayı az çok takip edenler, bu tür zırva iddiaların sahiplerini görmektedirler..
***
Problem şurada
Bu tarz iddia sahiplerinin konuşmaları söylendiği ortamda kalmıyor, birtakım video sitelerinde onbinlerce kişi tarafından dinleniyor..
Açıkçası, günümüz Müslümanlarının işi çok zor.. Özellikle, gençlerin ve öğrencilerin..
Çünkü; evde, okulda, camide övgü ile bahsedilen, İslam büyüğü diye tanıtılan zevatın meğer kimi kafir, kimi casus kimi bilmem ne imiş!..
(İşin ilginç tarafı; değişik meşrep ve mesleklerden olan bu iddia sahiplerinden bir çoğunun, aynı zamanda birbirlerini de küfürle itham etmelerine şahit oluyoruz..)

Böyle bir tezatla karşılaşıp, ikilem arasında kalan bir genç dimağın, manen ve fikren bunalıma girmesi kaçınılmazdır.. 
Zamane hocaları işin bu yönünü düşünürler mi? Bilinmez!.. 
  
Bilinen, bunların yaptıklarının doğru olmadığıdır.. 
Evet, İslâm tarihinden, coğrafyasından ve de şer'i hükümlerden birazcık haberdar olanlar, söz konusu iddiaların doğru olmadığını görebilir..

Şöyle ki
Kâfir; hakikati örten demektir. Yani, imanın temel esaslarını kabul etmeyen, ret ve inkar eden; Allah'a, Peygambere, Kur'ana inanmadığını açıkça beyan edene, inkâr eden manasında kâfir denilir.. 
(Kur'anda Nisa suresi 150-151. ayetlerde 'kâfir'in tanımı yapılmaktadır. Ayrıca hadiste, kâfir olmayan birini kâfirlikle itham eden kişinin imanının tehlikeye düşeceği ihtar edilmektedir.

Esasen, İslȃma göre, ehl-i salat birinin bir sözüne bakarak tekfir edilmesi yanlıştır. Yani, alnı secde gören bir mümini, bir sözü veya bir eylemi sebebiyle kafirlikle suçlamak olmaz. İman kalple ilgilidir. İmanın temel esaslarını veya Kur'an hükümlerini açık bir şekilde inkȃr etmedikçe hiç kimse kafirlikle itham edilemez.. Kısacası, ehl-i kıble olan tekfir edilmez..

Tarihe mal olmuş insanların bazı sözlerini yorumlayarak, onları kâfirlikle itham etmek son derece yanlıştır. Onların imanlarını sorgulamak yerine, eserlerini ve yaptıklarını bir bütün olarak ele alıp, değerlendirmek gerekir..
Bu gibi zatların bazı sözlerini ele alıp, imanlarını sorgulamanın hiçbir mantığı yoktur.
Bu mantıkla hareket edenler, Yunus Emre'yi de, M.Akif'i de bazı sözlerinden dolayı küfürle itham etmektedirler..

Ömürlerini ilme, insanlığa adamış, İslȃm kültürüne mal olmuş insanları, İslâm dairesi dışına çıkarmaya kalkmak işgüzarlıktan başka bir şey değildir.. 

İmam Rabbani, birçok ilimle meşgul olmakla birlikte, tıp ilminde tarihe geçmiştir. Fakat biyografisine baktığımızda, pozitif ilimlerden önce, sekiz-on yaşına kadar Kur'anı ezberlediğini, fıkıh ve kelam dersleri aldığını görüyoruz.. 
(İbn-i Sina "El-Kânûn Fi't-Tıbb" Birinci Kitap, AKM Yayınları)

Mevlȃna, bütün hayatının Kur'an ve Peygamber yolunda geçtiği, başta Mesnevi olmak üzere, eserlerinden açıkça görülmektedir.. 

Elbette bu insanların eserleri eleştirilebilir. Ancak, bu eleştiriyi bugünden bakarak değil, yazıldıkları devrin şartlarını dikkate alarak yapmak lazımdır..
Aradan asırlar geçmiş olan bu eserler, zamanlarının şartlarına göre kaleme alınmış olup, o devrin insanlarına hitap etmektedir.. Fakat çağımızdaki insanların da hȃlȃ bu eserlerden istifade edebileceği çok şey bulunmaktadır. Bir cümle ile ifade etmek gerekirse; "Mesnevi'de, kin ve nefretten arınmış hümanist bir dünya görüşü; Mektubat'ta, bid'at ve sapmalardan alıkoyan sünnet'e bağlılık hassasiyeti"nin ön plȃna çıktığı, söylenebilir ki, bu iki husus bugün için de değerini korumaktadır.. 

Bununla birlikte, geçmiş asırlarda yazılmış bu gibi eserlerde, o devirde makul karşılanan fakat anlayışların zamanla değişmesi nedeniyle, modern çağın insanına hitap etmeyen ve hoş karşılanmayan bir takım temsilî hikâye ve mecazî ifadelerin bulunduğu da bilinmektedir.

Günümüz hocalarının, ilmî tahlil ve tenkid çalışmaları ile söz konusu kişilerin eserlerini ve metotlarını ele alıp, objektif bir şekilde değerlendirmeleri gerekirken; bazı sözlerine bakarak onları küfürle itham etmeleri, geldiğimiz noktadaki ilmi seviyesizliği göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

Bir örmek olarak; sivri akıllının biri, İngilizlerin Hindistan'ı az bir kuvvetle kolayca işgal ve yönetmelerini; İmam Rabbani'nin güya halkı tasavvuf yoluyla uyuşturmuş olması gibi gülünç bir sebebe bağlamaktadır. 
İslȃm tarih ve coğrafyasından bîhaber bu zavallıya göre, sanki koskoca Hindistan alt kıt'ası tamamen Müslüman olmuş, Müslüman olmakla da kalmamış tümüyle İmam'a mürit olup, İngilizlerin karşısında tevekküle sarılıp öylece oturup kalmış..

Bre cahil! Bilmez misin, Hindistan'da Müslümanlar azınlıktır, Hindistan'ın sosyolojik yapısı son derece karmaşıktır.. çoğunluk Hindu inancındadır.. 
(Bugün, Hindistan'da Müslümanların nüfus oranı sadece %14 dır. Pakistan ve Bengaldeş'in de İngiliz idaresi zamanında Hindistan'ın içinde olduğu düşünülürse; bu üç devlette, toplam nüfus içindeki Müslümanların oranı ancak %30 civarındadır.  

İngilizler zamanında bu oranın ne olduğunu bilmiyoruz ama bugünkü orana bakarak, o devirde de nüfusun üçte ikisinin Müslüman olmadığını söyleyebiliriz. 

Bu üçte birin de ne kadarının İmam Rabbani'nin bağlısı olduğunu varın siz hesap edin.

Kısacası, İngiliz işgalinde İmamın felsefesinin etkisi vardı demek, cehaletin ötesinde yobazlıktır.

İngilizler oraya önce bir şirketleri ile girip, ekonomiyi kendilerine bağladılar.. Halkı sömürdüler, ülkeyi de sömürgeleştirdiler.. İmam Rabbani'nin o sömürgeleşme ile hiçbir ilgisi yoktur..

Tersine, eğer İngilizlerin ifsadına alet olmayan birileri varsa, onlar da İmam Rabbaniye gönül vermiş, o masum Müslümanlardır..

Diğer bir örnek; Bazıları, bilgisiz-belgesiz iddialarla, Mevlȃna'yı Moğol ajanı olmakla suçlamakta daha doğrusu saçmalamaktalar..
Mevlȃna, Mesnevideki bir hikȃyede Moğolları "hilekȃr" olarak tanımlıyor.. 
Moğollara karşı neden cihad etmedi diye onu eleştirenlerin tarihten haberi olmadığı anlaşılıyor..

Ünlü tarihçi Prof. Osman Turan’ın “Selçuklular Zamanında Türkiye” isimli eserinde anlatıldığına göre; Moğol ve Selçuklu ordularının karşılaştığı Kösedağ’da, 1243 yılında, Selçuklu ordusu çok utanç verici bir mağlubiyet yaşamış; sayıca Moğol ordusunun iki katı olmasına rağmen, Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev korkuya kapılarak savaş alanından kaçmış ve peşinden askerleri de dağılmış..

Böyle bir durumda askeri-ordusu olmayan Mevlana ne yapabilirdi? Sadece manevi cihad.. O da onu yapmıştır..
İnsanların boş yere katledilmelerini önlemek için donkişotluk yapmak isteyenlere katılmamıştır.. Meselenin aslı budur..

Kimileri de eserlerini Türkçe yerine Farsça yazdı diye eleştirirler.. Onların da o devirde edebiyat dilinin ve Selçukluların resmi dilinin Farsça olduğundan habersiz oldukları anlaşılıyor..
Kısacası, her biri büyük bir değer olan bu zatları tenkit yerine onları anlamaya çalışmalı..
***

6 Ağustos 2016 Cumartesi

MEDRESETÜ'Z-ZEHRA, ÇOK DİLLİ ÜNİVERSİTE Mİ?

Bediüzzaman Said Nursi'nin Medresetü'z- Zehra Projesindeki eğitim dili meselesine dair fikirler muhtelif.. 
Bu hususta, Müellif-i Muhterem, Münazarat adlı eserinde, "İkincisi: Fünun-u cedideyi, ulûm-u medaris ile mezc ve derc; ve lisân-ı Arabî vâcip, Kürdî câiz, Türkȋ lȃzım,  kılmak." şeklindeki veciz cümlesi meselenin nasıl olacağını belirtmiştir.
Medresetü'z- Zehra projesi üzerine yazıp söyleyenlerin bu metni farklı şekilde anladığı yada kendi düşünce yapılarına göre yorumladığı görülmektedir. 

Son bir örnek olarak; değerli Prof. Ahmet Battal, 21 Temmuz 2016 tarihli Yeni Asya Gazetesinde "Zehra Üniversitesi’nin dil çeşitliliği"¹ başlıklı makalesinde aşağıdaki şekilde bir izahatta bulunmaktadır:

«Bediüzzaman’ın Medresetüzzehra projesinin en öne çıkarılan yönü (...) üniversitenin eğitim dili ile ilgili söyledikleridir: (Arapça ve Türkçe şart, Kürtçe caiz/seçmeli).

Esasen çok dillilik, bir üniversite için olmazsa olmazdır. Zira üniversite üniversaldir, üniversal ise evrenseldir ve evrende çok dil var.
Kurulması için hazırlık yapılan Zehra Üniversitesinin de çok dilli olması, üniversite kavramının bunu gerektirmesinden başka, hem bu projenin özgün yapısı sebebiyle ve hem de zamanın gerekleri sebebiyle şarttır.

Kâinatı Kur’ân’ın dilinden okuyacak bir üniversitenin dilinin Kur’ân’ın dilini kullanmaması düşünülemez. Arapça, bu sebeple şarttır.
Kur’ân’dan aldığı dersle kâinatı okumayı öğreten bir üniversitenin ana ders kitabı (main-book) olan Risale-i Nurların dili Türkçe olduğuna göre “bu kitabın üniversitesi”nin ikinci ana dilinin Türkçe olması şarttır.
Bu ikisi tamam.

Bir de bu gün artık İngilizce “İngilizlerin dili” değildir. Bilgisayar ve iletişim teknolojisinin de tesiriyle İngilizce dünyanın haberleşme ve iletişim dilidir. O halde, -elbette Bediüzzaman açıkça söylemiyor ama- bu üniversitenin bir zorunlu dili de İngilizce olmalıdır.

Bu üniversitenin merkezi Kürtçenin ana dil olarak konuşulduğu bölgede kurulacağına göre, bu üniversite öncelikle ana dili Kürtçe olanlara hitap edecektir. O halde Kürtçe “caiz dil”dir.

Caiz dil ne demektir? Bu konu tartışılabilir. Ama tartışma asla ideolojik ve milliyetçilik temelli olmamalıdır. Maksat “anlamak ve anlaşmak” olmalıdır.
Böyle bakınca çeşitli alternatifler ortaya konulabilir.

Meselâ bazı seçmeli derslerde bazı hocalar eğitimi Kürtçe verir. Bu dersleri Kürtçe bilenler alır. Ya da mesela Zehra Üniversitesi’nin bazı kampüslerinde bütün derslerin eğitim dili Kürtçe olur. 

Aynı şekilde bu üniversitenin başka şehirlerdeki şubelerinde ve kampüslerinde de oranın yerel dili üçüncü dil olarak kullanılmalıdır. Meselâ Karadeniz’e komşu Tiflis şubesi Kürtçe yerine Gürcüce’yi, Afrika’ya komşu Komor şubesi Kürtçe yerine Savahilî dilini üçüncü dil olarak okutmalı ve kullanmalı.»

***
Makalede ileri sürülen tezlerin irdelenmesi:  
1- «Arapça ve Türkçe şart, Kürtçe caiz/seçmeli»

Bu ifadede, orijinal metindeki Arapça için vâcip,Türkçe için lȃzım tanımlaması "şart" kelimesiyle eşitlenerek, kelimelerin farklı anlamı gözardı edilmiş, buradaki ince mȃnȃ kaybolmuştur..
Çünkü; vâcip, zorunluluk; lȃzım, gereklilik ihtiva eden farklı mȃnȃdaki kelimelerdir. 

2- «Çok dillilik, bir üniversite için olmazsa olmazdır. Zira üniversite üniversaldir, üniversal ise evrenseldir ve evrende çok dil var.» 

Bu hükmün dünyada karşılığı yoktur. Aristo mantığı bizi her zaman doğru sonuca götürmez. 
Bu mantıkla hareket edilirse; "Nadir olan şeyler kıymetlidir. Topal at da nadirdir. O halde topal at da kıymetlidir." önermesi çıkar ki, bu geçersizdir. 

Evrende (evren, kâinat anlamındadır, herhalde burada dünya denilmek isteniyor) çok dil olması, üniversitelerin çok dilli olmasını gerektirmez.
Üniversitelerde eğitim dilini, bulunduğu ülkenin/bölgenin özelliği ve ihtiyaçlar belirler..

Ülkemizin en seçkin üniversitesi kabul edilen, uluslararası statüdeki ODTÜ'de eğitim dili İngilizcedir.
İstanbul ve Ankara Üniversiteleri ile İTÜ, Bilkent, Boğaziçi, Koç, Sabancı gibi önde gelen diğer üniversitelerde de çok dilli eğitim diye bir kavram yoktur. Eğitim dili Türkçe veya İngilizcedir.

Cambridge, Oxford, Berlin, Sorbonne, Harvard, Moscow gibi dünyanın en meşhur üniversitelerinde de durum farklı değildir. Eğitim dili İngilizce, Almanca, Fransızca veya Rusça'dır. Çok dilli eğitim söz konusu değildir. 

Bir üniversitede birden çok dilin öğretilmesi farklı bir şey; eğitimin birden çok dilde verilmesi farklı bir şeydir. 

Genellikle üniversitelerde tek bir dilde eğitim yapılır. İstisnaȋ olarak, bazı birimlerde iki ayrı dilde eğitim verilebilmektedir. Meselȃ, X Üniversitesinde Türkçe eğitim veren bölümlerin yanında; İngilizce Tıp, İngilizce İşletme gibi gibi bölümler de bulunmaktadır..

3- «(...) üniversitenin ana ders kitabı (main-book) olan Risale-i Nurların dili Türkçe olduğuna göre “bu kitabın üniversitesi”nin ikinci ana dilinin Türkçe olması şarttır.»

Üniversitede ana dil olmaz, ortak eğitim dili olur. Medresetü'z- Zehra Projesinde "Arapça vacip" ifadesi ile bu ortak eğitim dili tayin edilmiştir. 
Ayrıca, bu üniversitenin 'Dini Bilimler Fakültesi'nde Risale-i Nur eserleri (ders kitabı formatında düzenlenmek kaydıylaana ders kitabı olarak okutulması söz konusu olabilir; diğer fakültelerde bazı eserler zorunlu tutulsa da ana ders kitabı olarak nitelendirilmesi doğru olmaz.

Diğer taraftan, İngilizce "main-book" kelimesi ile herhalde "textbook" denilmek istenmiş yada Türkçe düşünülmüştür. İngilizce lügatlerde böyle bir kavram var mıdır? 

4- «Bir de bugün artık İngilizce “İngilizlerin dili” değildir. Bilgisayar ve iletişim teknolojisinin de tesiriyle İngilizce dünyanın haberleşme ve iletişim dilidir. ... Bediüzzaman açıkça söylemiyor ama- bu üniversitenin bir zorunlu dili de İngilizce olmalıdır.»

İlginç bir cümle.. 
İngilizce  sadece İngilizlerin dili” değildir, söylense anlamlı olurdu. 
"Bediüzzaman açıkça söylemiyor ama" ifadesi de sorunlu.. Açıkça söylemiyor da, sanki imȃ mı ediyor? Hayır.. Elbette böyle bir şey yok.. 

5- «Bu üniversitenin merkezi Kürtçe'nin ana dil olarak konuşulduğu bölgede kurulacağına göre, bu üniversite öncelikle ana dili Kürtçe olanlara hitap edecektir. O halde Kürtçe “caiz dil”dir.» 
(...) bazı seçmeli derslerde bazı hocalar eğitimi Kürtçe verir. Bu dersleri Kürtçe bilenler alır. Ya da mesela Zehra Üniversitesi’nin bazı kampüslerinde bütün derslerin eğitim dili Kürtçe olur. »

Abdülhamid ve Meşrutiyet döneminde, yani bu eğitim projesinin ilk teklif edildiğinde muhatap kitlenin Kürtler olacağı doğrudur; ancak, daha sonra 1950'li yıllarda Celal Bayar'a yazılan mektup dikkatle okunur ise, projenin hedef kitlesi genişletilmiş, beyne'l- İslȃm bir mahiyet kazanmıştır. Makalede bu önemli nokta gözden kaçmış bulunuyor..

7- «... bu üniversitenin başka şehirlerdeki şubelerinde ve kampüslerinde de oranın yerel dili üçüncü dil olarak kullanılmalıdır. Meselâ Karadeniz’e komşu Tiflis şubesi Kürtçe yerine Gürcüce’yi, Afrika’ya komşu Komor şubesi Kürtçe yerine Savahilî dilini üçüncü dil olarak okutmalı ve kullanmalı.» 

Başka şehirlerdeki şubeler denilirken, başka ülkelere geçilmiş.. 
Ne diyelim, "insan hayal ettiği müddetçe yaşar" demiş, şair..
Yüzyıldır Van'da kurmayı beceremediğimiz bir müesseseyi Kıta Afrika'sını da geçerek, Komor adalarına kadar götürdük..
*****
Yeni Asya Gazetesi camiasının önderi durumundaki Mehmet Kutlular'ın 2005 yılında bir gazeteye verdiği röportajda mevzumuzla ilgili görüşlerini şöyle açıklamıştı: ² 
²http://www.saidnursi.de/gundem/roportaj/779-mehmet-kutlular-hocaefendi-yanlis-yapti.html
«Kürt sorununu sormak istiyorum. Bu soruna nasıl bakıyorsunuz?
- Hiçbir Kürt vatandaşımızın hak noktasında benden daha az hakkı yok. Kendi aralarında dillerini istedikleri gibi konuşuyorlar. Biz devlet okullarında Kürtçe eğitime karşıyız. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yok
Özel okullar açılmasına itirazım yok. Ama devlet okulunda Kürtçe eğitim olmaz. Türkiye Cumhuriyeti'nin kanunu var. Bu kanuna göre devletin resmi dili Türkçe'dir. 12 Eylül'e kadar Kürtçe konuşma sorunu yoktu. 12 Eylülcüler, PKK meselesinden dolayı biraz sıkı tuttular. Bu da yanlıştı. Efendim, "Kürtçe eğitim verilsin." Hayır efendim böyle bir şey olmaz. Türkiye'de yirmi beş ırk var.
Medresetü'z-Zehra projesinde Kürtçe'ye yer verilmiyor mu?
- Bediüzzaman, "Kürtçe neşriyat yapılsın" demiyor. Üstad, "Arapça vacip, Türkçe lâzım, Kürtçe caiz" diyor. "Caiz" demek, "ihtiyaç olduğu zaman kullanılır" demektir. Bunun şeriatta anlamı budur. 
Kürtçe öğretilse de bir işe yaramaz. Ne dünyada bir geçerliliği var, ne de Türkiye'de kullanabileceği bir alan. 12 Eylül'e kadar Kürtlerin dillerini öğrenme ve kullanmasında bir zorluk yoktu. 
Kürtler milletvekili olabiliyor. Her türlü ticareti yapabiliyorlar. Devletin bazı meselelere karşı kafası bozuk. Biz iki bin mahkeme geçirdik. Kürtler bizim kadar çekmedi. Fiilî duruma geçildikten sonra zarar gördüler. 
Üstad, Şeyh Said'e taraf çıkmadı. Devletin, her gruba potansiyel bir tehlike olarak baktığı bir gerçek. Bu yanlış, ama buna karşı silah kullanmak da yanlış. 

"Kürtçe eğitim verilsin" diyorlar. Bu olmaz. Türkiye'de bir sürü ırk var. Devletin Kürtçe eğitim vermesi yanlış. Devlet baskılarını tasvip etmediğimiz gibi, devlet düşmanlığını da doğru bulmuyoruz. Bunun için devlet kurmaya çalışılmaz. Üstad, birlik ve beraberliği savunuyor. 
Bakınız Üstad, "Kürtler iyi bir vücut, Türkler ise iyi bir kafadır. Beraber olmanızda fayda var" diyor. Üstad neden böyle bir şey söylüyor? Çünkü her ırkın bir özelliği var. Kürtler daha ziyade kırsal kesimde, ağalık ve şeyhlik kültürü içinde yetişen bir toplum. Orada devlet olsa dahi hükmeden, yine ağadır. 
Abdülhamit bunu gördü. Hamidiye Alayları'nı kurarak orayı yönetti. Bu, bir gen özelliği. Her toplumun kendine has bir yapısı var. Meselâ, Türklerde bir kız kaçırılsa, en fazla ilişkiler kesilir. Ama o­nlarda namus meselesi oluyor; kaçıran kaçan, her ikisi de öldürülüyor. Din bu yapıya müsaade etmiyor. Ama töreleri böyle »
***
Dikkat edilirse, Medresetü'z- Zehra Projesinin eğitim diline dair Kutlular'ın görüşleri ile makale sahibinin görüşleri arasında tam bir zıtlık bulunmaktadır.

Peki, hangi görüş Bediüzzamanın anlayışına uygundur, diye sorulursa; kanaatimce, ana dilde eğitim dışında, Medresetü'z- Zehra Projesinin eğitim dili hususunda Kutlular'ın dediği daha doğrudur.
Kutlular'ın ana dil eğitimi ile ilgili söyledikleri ise isabetli değildir..(Bakınız: İlgili Yazılar, 4.sıra)

Netice: Somut bir konuda, aynı camiadaki önemli iki kişinin bu denli farklı fikirler ileri sürmesi hal-i pür-melâlimizi göstermesi bakımında ibret vericidir. 

Söz konusu projenin iki temel amacından biri; birbirlerinden kopuk olarak, fen ve din ilimleri eğitimi yapan mektep ve medreseleri (ilaveten tekyeleri) birbiri ile uyumlu hale getirmek ise; diğer önemli amacı da farklı etnisitedeki Müslümanların ittihadını sağlamaktı..

Bu ittihadın sağlanması her şeyden önce ortak bir dille olabilir. Birimlerinde farklı dillerde eğitim veren bir müessesede bu amaç nasıl sağlanacaktır? 
(Bakınız: İlgili Yazılar, 1.sıradaki yazıda 2.bölüm, 1.Soru)
İlgili Yazılar:
3- http://rkalyoncu.blogspot.com.tr/2016/02/bediuzzaman-efsanesi-ve-said-nursi.html
4- http://rkalyoncu.blogspot.com.tr/2015/03/ana-dili-yasaklamak.html

19 Haziran 2016 Pazar

ORTADA KALAN CENAZE

KABİR
http://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/imam-komunist-cavusun-cenazesini-kildirmadi-1279647/

Kayseri’nin bir köyünde yaşanan hadisenin; “İmam, 'komünist' dedi namazını kıldırmadı!” şeklinde basına yansıması, yıllar önce dinlediğim yaşanmış bir hikayeyi hatırlattı;

Lozan’da, Türkiye ile Yunanistan arasında varılan sözleşmeyle; iki ülkenin, yurttaşlarını din esası üzerinden zorunlu göçe tabi tutması kararlaştırılmıştı. Bu hadiseye “mübadele”, zorunlu göçe tabi tutulan kişilere de “mübâdil” denilir..

İşte, o mübadele sırasında Trabzon’un Merkez İlçesinin uzak bir köyünde, kimsesiz yaşayan gariban bir Rum varmış..

Rumlar zorunlu göçe tabi tutulduğunda o, gitmek istemez.. Köydeki Türklerden yardım ister.. 

Komşuları bu isteği olumlu karşılar, onu ihbar etmezler ve adamcağız köyde yaşamaya devam eder.. 

Derken yıllar geçer, emr-i Hak vaki olur.. 

Devamını hadisenin kahramanından dinleyelim:

“... Yorgi vefat etti. İlgilenecek kimsesi yoktu. En yakın arkadaşı ve komşusu bendim. O zaman bir pikap arabam vardı. Doğruca köyün imamına varıp durumu bildirdim..”


"İmam Efendi; 'benim yapacağım bir şey yok, adam Hıristiyan, Trabzon’da kilise var, oraya götürmek lȃzım' deyip kesip attı.." 

“İster istemez bir tabut yaptırdım, cenazeyi tabuta koyup, pikabın kasasında, direk şehirdeki kiliseye götürdüm.."
"Papaz Efendiye durumu anlattım, cenazenin dışarıda pikabın kasasında olduğunu ve biran önce teslim etmek istediğimi söyledim..” 
"Papaz Efendi; 'Dur hele, önce kilise defterine bir bakalım, bizde kaydı var mı yok mu'..” 
"Gidip içeriden kalın, siyah meşin (deri) kapaklı bir defter getirdi.. Sırayla sayfaları bir bir çevirdi.. Defterde Yorgi adında birkaç kişi buldu ama kimisi yıllar önce ölmüşmüş kimisi de daha çok genç yaşta imiş.."
"Hülasa bizim yorgi kiliseye kayıtlı değilmiş.."

"Papaz, defteri kapatıp bana döndü; 'Dostum, kusura bakma, bu şahıs bizde kayıtlı değil, cenazeyi alamam' demez mi.."
"O an canımın ne kadar sıkıldığını anlatamam. Nakliyat işi ile günlük geçinen bir adamım; o gün hem işimden oldum, hem de cenaze başıma dert oldu.."

"Neyse, ne edeyim, ne yapayım diye düşünürken; aklıma şehrin Maşatlık mevkiindeki eski Ermeni mezarlığı geldi.." 
"Hemen bir kazma kürek alıp doğruca oraya sürdüm.."
"Alelacele bir mezar açtım, tabutu mezara indirirken; 'Ula Yorgi, sen ne biçim adamsın, camiye götürdüm Hoca kabul etmedi, kiliseye götürdüm Papaz kabul etmedi.. Hadi güle güle!' diye söylendim..”

Bu ibretli hikȃyeyi hatırlatan yukarıdaki habere dönersek; Kayseri’deki şahıs, köyde komünist lȃkaplı olmakla kalmamış, Hz Peygambere dil uzatacak kadar ileri gitmiş, İmam Efendi de haklı olarak cenazesini kıldırmayı reddetmiş.*

İlçe Müftüsü, herhalde siyasilerin etkisinde kalarak, İmamı korumayı değil, harcamayı tercih etmiş.. 
Bir defa İmam Efendi, adamın Müslüman olmadığını bile bile cenazesini kıldırmış olsaydı, yanlış yapar, manen mes'ul olurdu.. 
Camiler, Müslümanların ibadet için toplanma mekȃnıdır, inkȃrcıların aklanma alanı değil..

14 Haziran 2016 Salı

CEMAATLERİN İKTİDARLA İMTİHANI


Cemaat kavramı; ortak bir inanç temelinde, aynı amaç ve hedeflere sahip toplulukları ifade eder.
Çok kültürlü ülkemizde; Ermeni, Musevi, Süryani gibi Cemaatleri bir yana bırakırsak, İslamî Cemaatleri; dünyevî bir menfaat gütmeden, inandıkları gibi yaşamak isteyen ve inandıkları değerleri tebliğ ve hayata geçirmeyi gaye edinen insanların topluluğu olarak niteleyebiliriz.
İktidara talip olan siyasî kadroların hedefi ve amacı dünyevîdir. Bu hedefe ulaşabilmek için her vasıtayı kullanmak isterler. Bu vasıtaları kullanmaları haram ve helȃl ölçülerine göre değil, o vasıtaların sağlayacağı fayda ile ilgilidir. 

Cemaatlerin ise, hedeflerine yürürken, haram ve helȃl ölçülerini esas almaları inançları gereğidir.

Dünyevî iktidara talip bir siyasetçi için, hedefe götüren her yol mubah olabilir. Ve lȃkin İslȃmî Cemaat mensubu bir mümin için rıza-i ilȃhî esastır. Allahın rızası olmayan hiçbir vasıta, onun için makbul değildir.

Bu çerçeveden baktığımızda, günümüzde birçok İslȃmî tabelalı Cemaatin, hınzır ticareti ile meşgul olduğunu görmekteyiz. Malum, hınzır denilen mahlûkun yetiştirilmesi de ticareti de İslȃm’da memnudur.

Aslında hınzırı, hikmetinden sual olunmaz Yüce Yaratıcının, sadece eti haram kılınan bir mahlûku olarak değil ve fakat aynı zamanda, yenilip içilmesi men edilen şeylerin sahasına girilmez anlamı taşıyan, uyarıcı bir “DUR!” levhası olarak görmek gerekir. 
Evet, bu anlamda hınzır bir simgedir. Meselȃ, bir iş için herkesin saatlerce beklediği bir kuyrukta, açıkgöz birinin sıraya riayet etmeden ön tarafa geçmesi; yada yüzbinlerin çalışıp çabalayıp yıllarca sınava hazırlandığı bir yerde, birilerinin KPSS sorularını çalıp kendi Cemaat mensuplarına haybeden o sınavı kazandırması, hınzır eti yemekten daha hafif bir vebal midir?

Ya da tüm milletin hakkı olan bir arsanın, bir binanın veya bir paranın; sırf iktidara yakın durduğu için bir Cemaate mal edilmesi, hınzır eti yemek değilse, nedir?
Rızası olmayan birinin arsasına, ibadethane dahi yapılmasına cevaz vermeyen bir dinin mensuplarına ne olmuş ki, kamu mallarını yağmalamakta adeta yarış içindeler?
Üstelik bu yağmayı, güya İslamî hizmet adına yapmaktadırlar.. Va esefa..

26 Şubat 2016 Cuma

BANDROL MECBURİYETİ VE RİSALELERİN NEŞRİYATI MESELESİ


(Bu yazı 19 Temmuz 2014 tarihinde kaleme alınmıştır.)


23 Mart 1960 yılında vefat eden Bediüzzaman Hz.lerinin eserleri, Risale-i Nur Külliyatı, sağlığında izin verdiği sınırlı sayıdaki talebesi tarafından türlü güçlüklerle ve mütevazi imkȃnlarla, fakat büyük bir özenle, sadece ve sadece hizmet saîki ile basılıp neşredilmekte idi.

Bu eserler üzerindeki bir takım kanunsuz yasakların zamanla kalkması ve geniş kitleler tarafından talep edilir olması ile birlikte, söz konusu eserleri basıp neşredenlerin sayısında büyük bir artış meydana geldiğini ve son zamanlardaki bandrol tartışmaları vesilesiyle de bu sayının 26’yı bulduğunu öğreniyoruz. Nitekim kitap fuarlarını gezdiğimizde, adını sanını bilmediğimiz birçok yayınevinin standında ve yayın katalogları içinde, Külliyatın yer aldığını görmekteyiz.

Bu durumda ister istemez; acaba bu yayınevlerinin hizmetle ilgisi nedir, hizmetle ilgisi olmayanların eserleri basmaktaki amaçları ticarî ise buna hakları var mıdır; ayrıca bu gibi yayınevlerinden eserlere gösterilmesi gereken hassasiyet beklenebilir mi, gibi sualler akla gelmektedir. 

Geçmiş yıllarda olan bir hadise: Yukarıda belirttiğimiz, Müellifin sağlığında izin verdiği kişiler dışında, (fakat eserleri bilen ve kendilerince hizmet amacı güden) birileri tarafından eserlerin basılması üzerine; Ankara’da neşriyatla iştigal eden bir muhterem zat tarafından mesele adliyeye intikal ettirilerek, eserlerin neşriyat hakkının kendilerinde olduğunu beyanla, bu kişiler engellenmek isteniyor. Elde kanunen geçerli bir veraset belgesi olmadığı için mahkeme bu talebi reddediyor. Meseleye şahit olan birinin anlattığına göre Hȃkim, davacı tarafı biraz da ta’zir ederek davayı reddedip el konulan kitapların iadesine karar veriyor.

Daha başka yerlerde buna benzer bir hadise olmuş mudur bilemiyorum. Ancak bu hadise bile, tek başına, eserlerin vicdanen ve manen basmaya yetkili olan kişilerin, kanunî olarak böyle bir yetkilerinin bulunmadığını gösteriyor.

Hangi kanun mu?
1951 yılında çıkarılan ve günümüze kadar yaklaşık on kez değişikliğe uğrayan “5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu“ ¹. Bizlerin, adını duymuş olmaktan başka bu Kanun hakkında fazla bir malumatımızın olmaması normaldir. Fakat neşriyat işiyle meşgul olanların bu Kanunun maddelerini, gerekçelerine varıncaya kadar ve bununla ilgili çıkarılan yönetmelikleri ve yapılan değişiklikleri ayrıntıları ile takip etmeleri, hukukçularına inceletmeleri icap etmez miydi?

Anlaşılan o ki, bizim naşirlerimizin bugüne kadar böyle bir endişeleri olmamıştır. Tıpkı, eserlerdeki bir takım baskı ve yazım hataları gibi tashihe muhtaç hususları, yapılan tüm uyarılara rağmen, dikkate alıp düzeltmedikleri gibi ².
Bunun yanında sadeleştirme adı altında veya sayfalara lügat ekleme yolu ile kitap hacimlerini iki katına çıkaran kanunsuz uygulamaları da saymak gerekir ki, bu yapılanların neden kanunsuz olduğunun izahı aşağıda gelecektir.

Evet, bütün mesele neşriyatla meşgul olan sorumlu kişilerin bugüne kadar bu Kanunun gereği olan işlemleri yerine getirmemiş olmalarından kaynaklanıyor. Özellikle de bu Kanuna istinaden Kültür Bakanlığınca çıkarılan ve 08/11/2001 tarih ve 24577 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan, “Bandrol Uygulamasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” ³ yürürlüğe girdikten sonra yapılması gereken iş netlik kazanmış olmasına rağmen. Yani söz konusu Yönetmelikten sonra iş ciddiye alınıp, gereken işlemler yapılmalıydı.

Peki, ne yapmıştır bu yayınevleri, bu Kanun ve Yönetmeliğe rağmen, bugüne kadar eserleri nasıl bastırabilmişlerdir?
Bunun cevabı; maalesef, gerçeğe aykırı beyanda bulunarak bu işi sürdürmüşlerdir.

Nasıl mı?

Kanunun 27. maddesine göre, eser sahibinin vefatından itibaren koruma süresi 70 yıl olarak tayin edilmiştir. Yani Müellifin vefatından itibaren bu 70 yıllık süre içinde, geride kalan kanunî mirasçılarından izin almak gerekiyordu. Kanunun 19. maddesinin ilk fıkrası, mirasçıların kimler olacağını belirliyor. Bilindiği gibi Müellif-i Muhterem, devr-i hayatında mücerred kalıp evlenmediği için Kanunî mirasçıları ancak kardeşlerinin nesebi üzerinden olabilir ki, onların bir kısım torunları bulunmaktadır.

İşte bu 26 yayınevinin hiçbiri bu varislerden böyle bir yetki belgesi almaksızın, Kanunda belirtilen 70 yıllık süre sanki sona ermiş gibi beyanda bulunarak, kanunen zorunlu olan bandrolü usulsüz şekilde alarak kitapları basmışlardır. Peki onlar bu yanlışı yaparken, Kültür Bakanlığındaki bandrol işlemlerini yürüten sorumlular ne yapmıştır? Dünya ȃlemin bildiği, Bediüzzamanın vefatı üzerinden 70 yıl geçmediği gerçeğine rağmen, görevlerini ihmal ederek usulsüz bandrol vermekle meselenin bu hale gelmesinde baş sorumlu olmuşlardır. İşin aslı budur. Bunun doğru bilinmesi gerekir.

Esasen, bu usulsüzlüğü yapanlar aynı zamanda ağır yaptırım gerektiren bir suç işlemişlerdir. Şöyle ki; Kanunun 81’nci maddesi “Bandrol yükümlülüğüne aykırı ya da bandrolsüz olarak bir eseri çoğaltıp satışa arz eden, satan, dağıtan veya ticarî amaçla satın alan ya da kabul eden kişi bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasıyla cezalandırılır.” hükmünü taşımaktadır.

Efendim, Risale-i Nurlar umumun malıdır, diğer eserler gibi değildir. İsteyen basıp neşredebilir. Yada Müellif-i Muhteremin kimleri varis tayin ettiği eserlerinde belirtilmiştir, gibi tezler vicdanen doğru olsa da hukuken geçerlilik taşımaz.
Açıkçası, vefat tarihi esas alındığında 70 yıllık süre 23 Mart 2030 yılında dolacak olduğunu bile bile, yalanın hiçbir türüne cevaz vermeyen bir Zatın eserleri yıllardan beri gerçek dışı beyana istinaden ve de Bakanlık yetkililerinin göz yumması veya görevi ihmal sonucu, alınan bandroller ile basıla gelmiştir. Bu nokta dikkat çekicidir.

Ne zaman ki, anlı şanlı bir şekilde hizmet ettiğini dünyaya ilȃn eden bir cemaate ait bir yayınevi, Külliyatı, Lem’alar’dan başlayarak sadeleştirme adı altında yozlaştırıp, neşretmesi üzerine; eserlerin manevî sahipleri, haklı olarak ayağa kalkıp, yapılan hataya dur demeye çalışmışlar ve fakat karşı tarafın bu çağrılara kulak tıkaması yüzünden, onları engellemek için bir takım arayışa girmeye mecbur kalmışlardır. İşte bu sebepledir ki, bu bandrol meselesi gündeme gelmiş ve yetkisiz ve sorumsuz kişilerin eserleri basmasının ve sadeleştirme gibi faaliyetlerin önünü almak için teşebbüse geçenler olmuştur.

Esasen söz konusu Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun  16. maddesinde yer alan “Eser sahibinin izni olmadıkça eserde veyahut eser sahibinin adında kısaltmalar, ekleme ve başka değiştirmeler yapılamaz.” hükmü; Risalelerde sadeleştirme adı altında değiştirmeler yapılmasına engel idi. Fakat gel gör ki, Eserlerin kanuni sahibi belli olmadığı için herhangi bir şikayet söz konusu olmamış ve Kanuna aykırı bir şekilde, tüm eleştirilere rağmen inadına sadeleştirmeye devam edilmiştir.

Günümüze gelirsek; Hükümetin, Risaleleri Kültür Bakanlığına mal etmek için, çeşitli meselelerle ilgili hazırlanan Torba Kanuna bir madde ilave yoluna gitmesi, anlaşılır gibi değildir. Çünkü zaten mevcut Yasanın 19’ncu maddesine 1983 yılında eklenen bir hükümle Bakanlığa böyle bir yetki verilmiş durumda.

Evet, söz konusu hüküm kısaca şöyle: “...salahiyetli kimselerden hiçbiri bulunmaz veya bulunup da salahiyetlerini kullanmazlarsa yahut ikinci fıkrada belirlenen süreler bitmişse, eser memleketin kültürü bakımından önemli görüldüğü takdirde, Kültür ve Turizm Bakanlığı... eser sahibine tanınan hakları kendi namına kullanabilir.”

Görüldüğü gibi bu madde işletilerek de mevcut durumda pekȃlȃ eserler Bakanlık tekeline alınabilir. Tabi bunun doğru olup olmadığı ayrı bir mesele. Hukuken mümkün olan bu uygulama, Risale-i Nur Camiası açısından elbette kabul edilemez ve kendi içinde pek çok mahzurları taşıyan bir durumdur.

Şöyle ki; yıllardan beri neşriyatla iştigal eden naşirlerin dahi başaramadığı dört dörtlük bir basım işini Kültür Bakanlığı nasıl başaracaktır? Beş-altı bin sayfayı teşkil eden onlarca kitabı doğru bir şekilde ve aslına uygun olarak yayımlamak için, Risalelere vakıf yeterince sayıda editör istihdam edebilecek midir? Kültürel yayın olma vasfından çok, dinî yayın sınıfına giren Risaleleri Kültür Bakanlığının değil de Diyanet İşleri Başkanlığının sahiplenmesi ve neşretmesi daha doğru değil midir?

Gelinen noktada, Torba Kanuna ilave edilen madde Meclisten geçse de geçmese de;  Risaleleri neşir işinin eskisi gibi devam edemeyeceği görülmektedir. Çünkü Bakanlığın mevcut Kanuna göre bugüne kadar verdiği usulsüz bandrolü bundan sonra vermeyeceği ve Hükümetin politikası gereği, karşısında gördüğü kesimlere taviz vermeyeceği açıktır.

Özellikle korsan madde diye adlandırılan yasa maddesini engellemeye çalışanların, bu noktayı göz önünde bulundurmaları ve o maddenin geri çekilmesi ile sorunun çözüleceği gibi bir yanılgıya düşmemeleri gerekir.

Bu durumda yapılması gereken; eserleri sırf hizmet maksadıyla neşreden yayınevleri ( en zor işi yani ittihad ve tesanüdü başarabilirlerse) müşterek hareket ederek,  kanunî varislerden alacakları yetki belgesi ile hukukî yollardan haklarını arama yoluna gitmeleri ve bundan sonra yürürlükteki Kanun ve Yönetmeliğe uygun hareket etmeleridir.

Böylece, neşir hizmeti aksamadan devam edeceği gibi, öyle her önüne gelen de eserleri basıp ticarete alet edemez. Ayrıca, sadeleştirme ve sair yollarla eserlerin değiştirilmesinin önüne geçilmiş olur. 

³  http://teftis.kulturturizm.gov.tr/TR,14663/bandrol-uygulamasina-iliskin-usul-ve-esaslar-hakkinda-y-.html
Not: Risalelerin, bu arada diğer tüm dinî yayınların ve elbette mushafların neşri; ticarî gailelerden uzak, sırf Allah rızası için ve İslȃma hizmet gayesi ile yapılmalıdır. 
Bu sahada faaliyet sürdüren yayınevleri ve naşirlerin tamamının bu noktada olduğu söylenemez..